logo

İşini iyi yapan adam

Hep Sosyal Medya‘da olup bitenlerden bahsediyorum, çoğu zaman da insanların işlerini eksik yaptığını düşünüyorum. Mac Challenge maceram da aslında işini eksip yapıp, beni eksik bilgilendirilmeleriyle ilgilidir. Bugün sosyal medya kavramının dışına çıkıp, gözlerimin önünde yaşanan bir iş tecrübesini ve beğenimi ertelenmiş olarak paylaşacağım. Ertelenmiş, çünkü 5 ay önce yaşanmış, yazmak için plan yapılmış ama hep bir şekilde ötelenmiş bir “işini iyi yapan adam” hikayesi.

Bundan 5 ay kadar önce yeni bir eve taşındık. Yeni evde yaşadığım en büyük zorluklardan biri, çelik kapının tokmağını indirecek kadar bile gücüm olmamasıydı. Bu da evde yalnız olduğum zamanlarda kapıyı kimseye açamayacağım anlamına geliyordu. Aynı hafta yengemle konuşurken, onların şirkette kullandıkları kumandalı kapı açma sisteminden bahsetti. Kısa bir süre sonra da bu işi yapmak üzere bir “usta” geldi. (resim temsilidir, aslını bulamadım)

Adını bilmiyorum, yanlış bilmiyorsam Kale Kilit’den geliyor. Güler yüzlü biri, nazik konuşuyor. Ağır hareketlerle montunu çıkartıp portmantoya astı. Malzemelerini çıkardı, dikkatle kapıyı inceledi biraz ve çalışmaya başladı. Annem “çok gürültü çıkar mı? daha uyuyordur apartmandakiler” dedi. Adam, “zaten onu düşünerek biraz geç geldim” dedi 10.30′da.

Süreci uzun uzun anlatmayacağım aslında. Yanında demir kesmek için bir araç, tornavida ve matkap olarak kullanabileceği bir başka araç daha vardı. Bunlar için, işini yaparken ihtiyaç duymayacağı kadar da uç taşıyordu yanında. Bu araçlarla kesti, biçti. Her aşamada özenliydi. Kestiği yeri belki gözleriyle milim milim ölçüyordu. Oysa ölçüsüz bir kesik bile belki yeterliydi.

Bir takım kablolar çekildi, ekler yapıldı. Bu kabloları kesmek, telleri çıkarmak için de gerekli araçlar yanındaydı. Kabloları ek yapmak için bir bant, duvara yapıştırmak için farklı bir bant yanında hazırdı. Kabloları duvara yapıştırırken bile duvarın canı yanmasın diye uğraşıyor gibiydi. Bir ara cep telefonu, montonun cebindeydi. Önce teslim olan bir suçlu gibi silahını (elindeki aracını) sakince yere bıraktı. Yine ağır hareketlerle, kalkıp telefonunu aldı ve kısık sesle, lafı uzatmadan konuştu. İşi bittiğinde ise yakınlarına saçtığı bir avuç pisliği temizledi.

Ben birileri çalışırken başında durmayı sevmem. Ben çalışırken de birilerinin başımda durmasını. Fakat o çalışırken işini gerçekten hayranlıkla ve dikkatle izledim.

Eğer bir işe kalkışıyorsanız, kesinlikle tüm malzemelerinizi fazlasıyla yanınızda taşımanız gerekmekte. Sakin hareket etmek, güleryüzlü olmak da önemli bir detay. Gürültülü bir iş yaparken, her zaman komşuları rahatsız etme ihtimaliniz var. Bu yüzden çalıştığınız yerle birlikte komşuları uyarmaya dikkat etmeli. Son olarak da işiniz bittiğinde kalan pislikleri temizleyin.

Başlamadan biten MAC sevdası

Zaman zaman Sosyal Medya kategorisinde, bu dünyada olan kampanyalardan söz ediyorum. Bazılarını tüm cahilliğimle eleştirip, bazılarını da tebrik ediyorum. Bugün de başarılı olduğunu düşündüğüm bir kurgusu olan ancak benim adıma talihsizlikle sonuçlanmış bir kampanyadan söz edeceğim: Mac Challenge.

Kampanya Apple’ın Türkiye temsilcisi Bilkom’a ait. Projeyi ise Ping Dijital Ajansı yönetiyor. 6 Temmuz tarihinde, Ping’den biri blog istatistiklerimi istedi ve ilettim. Sebebini bilmiyordum ve sormadım. Ardından da telefon numaramı istedi, verdim.

9 Temmuz’da Ping’den, bir başka kişiden yeni bir mail aldım. Bu defa kampanyadan bahsedilmiş. Daha önce Mac kullanmamış birkaç blog yazarına bir Mac vereceklermiş. Benden 30 gün kullanıp, deneyimlerimi paylaşmam isteniyordu. Projeye kısa süre sonra başlanacağı için hemen cevap vermem bekleniyordu. Ben de öyle yaptım.

Kabul etmeden önce birkaç soru sordum. Sorularımı 12 Temmuz tarihinde Ping’den bir 3. kişi cevapladı. Cevaplar benim adıma olumluydu. Önce biraz düşündüm. 30 gün bir kampanya ile Mac hakkında yazmam gerekiyordu. Blogumda bunu yapmanın ne kadar etik olacağını düşündüm.

Kampanya sonunda Mac bende kalacaktı. (istersem yerine bir PC alacaktım) Mac’ler benim için bir ulaşılmazdır. Her zaman hayranlıkla izlesem de sahip olabildiğim tek Apple ürünü iPod Suffle. Bir Mac, benim bilgisayarımın en az 3 katı fiyatta ve giderek artıyor. Bunu bulunmaz bir fırsat olarak görüp, kabul ettim. Sorulardan biri de “kötü bir deneyimi de yazabilecek miyim?”  idi. Bunları da yazabilerek blog etiğinin dışına çıkmayacaktım.

Ben kabul ettikten sonra blog istatistiklerimi yeniden istediler. Yine 12 Temmuz tarihinde paylaştım ve bir daha cevap alamadım. Bugün, bir arkadaşımın duyurusunda gördüm. Bu kampanyadan bir Macbook Pro almış. Kampanyaya katılan, seçilmiş 3 blog yazarından biri olmuş. Ben de bu vesile ile blog istatistiklerime karşılık yanıtımı almış oldum.

Şimdi biliyorum, bazılarınız Mac’e sahip olamadığım için bu yazıyı yazdığımı, kazananlara sataştığımı düşünecek. Ancak öyle değil. Seçilen bloglar zaten benden daha çok okunan ve dolayısı ile daha çok hak edenler. Ben zaten böyle bir karşlığı hak ettiğimi de çok düşünmedim. Seçilen blog yazarlarını da içtenlikle tebrik ediyorum.

Fakat sorun şu ki; ne bana en başında 3 blog seçileceğini söylediler, ne de süreç içerisinde benim seçilmediğimi ilettiler. Eğer bunlardan biri yapılmış olsaydı, kabul etmek kolaydı. Seçilmemek için de seçilmek için olduğu gibi pek çok nedenim var.

Eğer yeterli bilgilendirme yapılmış olsaydı, ben hayalini kurduğum Mac’e bu kadar yakın hissetmezdim kendimi. Bir dijital ajansın da kampanya yönetimi konusunda daha hassas olması gerekiyor. Harika bir kurgu ve çok okunan bu blog yazarları ile mükemmel işleyeceğinden hiç şüphem yok. Ancak 3 blog yazarı ile doğru iletimi kurarken diğerleri ile iletişimsiz kalmak, olmamış.

Ben bu yazıyı tamamlarken, Ping’den 4. bir isim, benim Friendfeed’deki mesajım üzerine bir bilgilendirme mail’i atmış. Muhtemelen o mesajım olmasa bu mail’i de almayacaktım. Yazıyı da onca yazmışken ve yaşanan gerçek değişmezken, silmeye kıyamadım. Zaten bir şekilde anlatmam, paylaşmam da gerekiyordu. Bu blog da bunun için var.

Mail’de “benim hatam sonucu geridönüş yapamamış olduk” yazıyor. Belki başka projelerde birlikte çalışabileceğimizi ve beni kırmak istemeyeceğini söylemiş. Son olarak da bilgilerimi başka amaçla kullanmayacakların teminatını vermiş.

Mac’e güle güle derken, eksik iletişimle sosyal medya yönetenlere de (sadece bir proje ya da ajans için değil.) selam ediyorum.

Bilgilendirme için teşekkürler.

Çilekeş – Histeri Çalışmaları

Yazının başlığı da, yukarıdaki görsel de dün satın aldığım bir albüme ait. Yazıyı yazma sebebim ise albümü almış olmam değil; albümü neden aldığımdır. Bundan birkaç ay önce albümden haberim oldu.

Bir oyun, şaka hazırlanmış.Daha albüm çıkmadan, “Çilekeş’in yeni albümünü piyasaya çıkmadan indirin” mesajları ortalığı sardı. Forumlarda “full albüm” linkleri verildi. Rapidshare üzerinden indirilen ve ortalama bir albüm ile aynı boyutta olan dosyayı indirenler, sürpriz bir video ile karşılaştılar. Bizzat Çilekeş’in hazırladığı ve eğlenceli olan bu video’da “Histeri Çalışmaları, Deney Raporu”na ilişkin bir şeyler anlatılıyordu.

Bununla birlikte albüm çıktığında cilekes.com.tr ‘den ücretsiz indirebileceğimizi, ancak istersek de 5 paraya (5 lira) satın alabileceğimizi söylüyordu. Benim albümü satın alma sebebim de doğrudan doğruya budur. İlgili video’yu merak ettiyseniz buradan indirebilirsiniz. Albümü indirmek için cilekes.com.tr ‘ye uğrayabilir ya da satın almak için bir D&R mağazasına gidebilirsiniz. Histeri Çalışmaları HepsiBurada.com ‘da ise 3.89 TL.

Bu konuda belki daha detaylı bir yazıyı ilerleyen günlerde yazacağım. Ancak birkaç satır da burada yazmayacak değilim. Öncelikle kabul edelim ki Çilekeş ağır bir yükün altına girmiş. Bugün ortalama bir albümün 1/3 fiyatına 12 parçadan oluşan bir albümü satışa çıkarmak da, aynı albüm için “istemiyorsan para verme, gel buradan indir” demek de deli cesaretidir. Belki bu işten para kazanamayacaklar, belki zararlı da çıkacaklar. Ancak yeni medyayı çok başarılı kullandıkları bir gerçek.

Mp3 ile korsancılığın başka bir boyut aldığı, korsan cd bile paralıyken indirmenin bedava oluğu ya da karışık kasete (ki onlar kalmadı) para vermekten çok üstün olduğu bir döneme geçtiği aşikar. Bu noktada da “albüm satmıyor, herkes indiriyor” diye şikayet etmek yerine, o dünyanın kuralları ile oynamak gerekiyor. Şikayette haksız değiller. Ancak o piyasanın iç meseleleri ile ilgili ayrı dava.

Mp3′ün daha çok tutmasının bir nedeni de erişimi kolay olması. Benim gibi her işini internetten yapan miskinler de birkaç tık ile içeriğe ulaşmak ister. Albümü satın almak zahmetlidir. İnternetten satın almak hem hedefe geç ulaştırır hem de fazladan para ödedir. Beğendiğim sadece 2 parça için veya kimi zaman belki hiç beğenmeyeceğim bir albüm için de 15 lira vermek kolay değil. Hele bu albüm bolluğunda.

Ancak sanatçıların ya da sanat olmadan bu işi profesyonel icra edenlerin şarkılarını mp3 formatında tek tek ya da toplu halde satışa sunması hem maliyeti düşürecek, hem fiyatı ucuzlatacak hem de içeriğe erişimi kolaylaştıracaktır. Meta olarak albüme kavuşmak isteyenler için de albüm satışı sürer. Gelinen noktada mp3′ün önüne geçmek kesinlikle mümkün değildir. Bu nedenle de doğru düşünce,  ”en az zararla nasıl atlatırım” olmalıdır.

Yukarıdaki önermelerimin tamamen doğruluğunu savunmuyorum. Doğru olan kaliteli içerik üretimi, az ve ağır tüketilen şeylerin de piyasada yer bulması ve albüm satışlarının yeniden artmasıdır. Buna karşın değişen koşullara uyum sağlamamak, sektörel bir evrimden geçememek erken ölümü getirir. Ve şüphesiz ki bu iş aslında bir iki grubun çırpınmasıyla olmaz. Yeni düzen gelmeli.

Tüm bunlar olurken, pek de dinlemediğim bir grup olan Çilekeş’i içtenlikle tebrik ediyorum.

Tespitlerimde hata varsa, müzisyen arkadaşlarım kusura bakmasın artık. Sizin de bu konuda fikriniz ya da bilginiz varsa, yorum bırakmaktan çekinmeyin.

Engelliye bozuk para yağar

Çeşitli yazılarımda bahsettim, tanıyanlar da okuyanlar da biliyor; ilk kez okuyanlar da şimdi öğrensinmiş olsun, ben bir fiziksel engelliyim, yürüyemiyorum. Bununla ilgili bazı güncel anılarımı, çeşitli faaliyetlerimizi, siyasi meseleleri vs. zaman zaman yazdım. Bu yazılardan birkaçına en aşağılarda link vereceğim. Şimdi ise bugünün anısından ve geçmişteki örneklerinden bahsedeceğim.

Bundan 10 yıl evvel bir başka engelliyi sokakta görmek aslında benim için de çok şaşırtıcıydı. Bir yandan bakıp izlemeye çalışır, bir yandan da ayıp olmasın diye kaçınırdım. Farkındalık kavramı bir yana, bir şekilde farklılşan insanların varlığı da bilinirlik dışıydı. Belki hala öyle.

İşte bu dönemlerde, yani bundan birkaç yıl evvel farklı günlerde, farklı yerlerde ve farklı insanlarla özünde aynı olan ve tekrar tekrar yaşanan iki anım vardır. Bunlardan biri, bu yazımın konusu olmayan meraklı bir “sen yürüyemiyor musun?” sorusudur.

Diğeri ise uzaktan beni gözüne kestiren kişinin, aramızdaki mesafe bir insan boyuna inince kucağıma bir miktar madeni para bırakmasıdır. Nadir zamanlarda da olsa daha hatrı sayılır, değeri büyük, banknot halinde para verenler de oldu. Bunların bir kısmı vicdani rahatlık için içten ama yalanken, bir kısmı da beni tamamen dilenci sanmalarından kaynaklıydı.

Alışkanlık kazanınca hazırda tutar olduğum iki tepki oluşturdum. Eğer yalnızsam, kesinlikle dilenci olmadığımı ve hiçbir sebeple bu parayı alamayacağımı anlatıyordum. Kimi zaman bir münakaşaya da girerek. Eğer ailemleysem de aptalı oynuyordum. Boş boş suratlara bakıp, sesimi çıkarmıyordum. Annem de benim diğer halime benzer tepkiler veriyordu. Yakın geçmişte ise bu iki anının hiçbir tekrarını yaşamadım. Ta ki bugüne kadar.

Sıkça geçtiğim bir sokakta, orta yaşın belki biraz üzerinde bir abi var. Benim gibi, engelli bir çocuğu varmış. Daha önce tekerlekli sandalye temini konusunda bir şeyler sormuştu. (konu dışı ama yakınında beni koklamayı seven bir köpek de genelde yanında geziyor.) O zamandan beri de sokaktan her geçtiğimde (evet, adam ne zaman geçsem sokakta) başımla hafif selam veriyor, bazen de iyi günler dileyip geçiyorum.

Bugün, bu abi ben geçerken bir telaşla süren sohbetini bıraktı. O sırada sohbet halinde diye selam da vermiyordum. Abi hızla yanıma gelip, bir banknotu kucağıma bıraktı. Haline, tavrına bakılırsa pek varsıl biri de değil. Elini tuttum, “sağol” dedim. “Ama alamam. Sen de çocuğuna bir şey alırsın hem” dedim. Bu sırada yanımda olan annem de sinirlenip tartışmaya başladı. Sakinleştirdim, sanırım. Abi “çocuğuma alıyorum zaten. Bir kontör parası işte” dedi. Alamadım.

Zaten hoşlanmazken bu gibi tavırlardan, alamadım tabi. Çok tuhaf geliyor, kabul edemiyorum. Zaten şükür ki bir mesleğim, yapacak işim ve az çok kazandığım bir para var. Halim zaten buna ihtiyaç duyacak birinin hali değil.

Ama bir yandan da…

Adam iyi niyetliydi be!…

—-
Diğer Bazı Yazılar:

Yeni, yine, ilkler
Taksim’de bir ben
Engelli, hamile gazeteci vs ben
Tekerlekli sandalye aküleri
Engelliysen oy kullanma

Bi' Büyük Blog