19 Ağu 2010
Dün vaktimin bir kısmını Taksim‘de geçirdim. Hem birkaç yeni yüzle tanışacaktım, hem de hayatıma küçük, yeni bir deneyim katacaktım. Bu nedenle sabah saatlerinde arkadaşım Berna ile Cevahir’de buluşup, hızlı bir kahvaltı süreci geçirdik ve yola koyulduk.
Taksim’de, Tünel taraflarında olmam gerekiyordu. Bu nedenle en ideal ulaşım biçimi Şişhane metrosudur. Taksim-Şişhane metrosu pek hızlı olmasa da yazın sıcaktan, kışın soğuktan ve her daim İstiklâl kalabalığından koruyarak Tünel’e ulaştırıyor. Benim için tekerlekli sandalyemin akülerini de koruyarak bonus puanları da toplamayı başarıyor aslında.
Şişhane istasyonunda indirdiğimizde, hemen hemen indiğimiz kapının karşısında kalan asansöre binip yukarı çıktık. Gişelerden geçip ikinci asandöre doğru yol aldık. Ancak her şey bir tuhaf görünüyor bana. Geçtiğimiz yerler tamamen yabancı. Oysa defalarca kullandım buraları. İkinci asansörde kapı açıldığında ise, “burası değil” dedim. Yanlış yerdeydik…
Şişhane metrosunun en güzel özelliği görme engelliler için değnekle kullanabilecekleri ve doğrudan asansörlere ulaştıran yollar döşeli olması. Ben de ikinci bir asansör olduğunu bilmeden bu yolları takip ediyordum. Bir kat aşağı dönüp görevliye sorduğumuzda, “diğer tarafta” cevabını aldık. Katta başka asansör olmayınca peron katına da yeniden indik.
Peron katında, koridorun diğer ucunda bir başka asansör daha vardı, İstiklâl caddesi yönüne çıkan. Bu asansörü kullanarak yeniden bir üst kata çıktık ve bu defa bambaşka bir yerdeydik. Etraf daha tanıdık, doğru yolda olmalıyız. Hemen sıradaki asansöre bindik. Bu asansörün diğerlerinden farkı diğerleri gibi iki değil, üç kat arasında hareket ediyor olmasıydı. Biz ara katı es geçip, doğrudan cadde katına çıktık.
Uzun uğraşlar sonucu ikinci kez açık hava görüyoruk. Ancak yine yanlış yerdeyiz! Bu defa dışarıda biraz dolandık, birine İstiklâl’e nasıl çıkacağımızı sorduk. Hem yol tekerlekli sandalye ile gözümü kesmedi hem de başka bir çıkış olduğundan emindim. Değiştirmediler ya?
Berna’ya da ısrarcı davranıp, aynı asansörle bu kez ara kat’a indik. Bu defa her şey çok daha tanıdıktı. Bildiğim yollar, duvarlar… Yine görme engelliler için hazırlanmış yolu bu kez kendimden emin bir şekilde takip ederek son asansöre de ulaşmış olduk. Yine sadece iki kat arasında çalışan bu asansör, cadde katına çıkıyordu. Hiç düşünmeden bindik. Sonunda Tünel durağının hemen yanı başından, İstiklâl’e kıvrılan o harika meydana çıkmış olduk…
Aslında rahatsız edici gibi görünse de Şişhane gibi avuçiçi kadar ancak engebeleri olan bir alana çıkan 3 (içeridekilerle birlikte 5) farklı asansör olması oldukça güzel. Hele Mecidiyeköy gibi bir merkez için yıllarca beklemişken. Ancak en azından birkaç yönlendirici tabela asın da nereye çıkacağımızı bilelim be İstanbul-Ulaşım A.Ş.
6 Ağu 2010
Hep Sosyal Medya‘da olup bitenlerden bahsediyorum, çoğu zaman da insanların işlerini eksik yaptığını düşünüyorum. Mac Challenge maceram da aslında işini eksip yapıp, beni eksik bilgilendirilmeleriyle ilgilidir. Bugün sosyal medya kavramının dışına çıkıp, gözlerimin önünde yaşanan bir iş tecrübesini ve beğenimi ertelenmiş olarak paylaşacağım. Ertelenmiş, çünkü 5 ay önce yaşanmış, yazmak için plan yapılmış ama hep bir şekilde ötelenmiş bir “işini iyi yapan adam” hikayesi.
Bundan 5 ay kadar önce yeni bir eve taşındık. Yeni evde yaşadığım en büyük zorluklardan biri, çelik kapının tokmağını indirecek kadar bile gücüm olmamasıydı. Bu da evde yalnız olduğum zamanlarda kapıyı kimseye açamayacağım anlamına geliyordu. Aynı hafta yengemle konuşurken, onların şirkette kullandıkları kumandalı kapı açma sisteminden bahsetti. Kısa bir süre sonra da bu işi yapmak üzere bir “usta” geldi. (resim temsilidir, aslını bulamadım)
Adını bilmiyorum, yanlış bilmiyorsam Kale Kilit’den geliyor. Güler yüzlü biri, nazik konuşuyor. Ağır hareketlerle montunu çıkartıp portmantoya astı. Malzemelerini çıkardı, dikkatle kapıyı inceledi biraz ve çalışmaya başladı. Annem “çok gürültü çıkar mı? daha uyuyordur apartmandakiler” dedi. Adam, “zaten onu düşünerek biraz geç geldim” dedi 10.30′da.
Süreci uzun uzun anlatmayacağım aslında. Yanında demir kesmek için bir araç, tornavida ve matkap olarak kullanabileceği bir başka araç daha vardı. Bunlar için, işini yaparken ihtiyaç duymayacağı kadar da uç taşıyordu yanında. Bu araçlarla kesti, biçti. Her aşamada özenliydi. Kestiği yeri belki gözleriyle milim milim ölçüyordu. Oysa ölçüsüz bir kesik bile belki yeterliydi.
Bir takım kablolar çekildi, ekler yapıldı. Bu kabloları kesmek, telleri çıkarmak için de gerekli araçlar yanındaydı. Kabloları ek yapmak için bir bant, duvara yapıştırmak için farklı bir bant yanında hazırdı. Kabloları duvara yapıştırırken bile duvarın canı yanmasın diye uğraşıyor gibiydi. Bir ara cep telefonu, montonun cebindeydi. Önce teslim olan bir suçlu gibi silahını (elindeki aracını) sakince yere bıraktı. Yine ağır hareketlerle, kalkıp telefonunu aldı ve kısık sesle, lafı uzatmadan konuştu. İşi bittiğinde ise yakınlarına saçtığı bir avuç pisliği temizledi.
Ben birileri çalışırken başında durmayı sevmem. Ben çalışırken de birilerinin başımda durmasını. Fakat o çalışırken işini gerçekten hayranlıkla ve dikkatle izledim.
Eğer bir işe kalkışıyorsanız, kesinlikle tüm malzemelerinizi fazlasıyla yanınızda taşımanız gerekmekte. Sakin hareket etmek, güleryüzlü olmak da önemli bir detay. Gürültülü bir iş yaparken, her zaman komşuları rahatsız etme ihtimaliniz var. Bu yüzden çalıştığınız yerle birlikte komşuları uyarmaya dikkat etmeli. Son olarak da işiniz bittiğinde kalan pislikleri temizleyin.
4 Ağu 2010
Zaman zaman Sosyal Medya kategorisinde, bu dünyada olan kampanyalardan söz ediyorum. Bazılarını tüm cahilliğimle eleştirip, bazılarını da tebrik ediyorum. Bugün de başarılı olduğunu düşündüğüm bir kurgusu olan ancak benim adıma talihsizlikle sonuçlanmış bir kampanyadan söz edeceğim: Mac Challenge.
Kampanya Apple’ın Türkiye temsilcisi Bilkom’a ait. Projeyi ise Ping Dijital Ajansı yönetiyor. 6 Temmuz tarihinde, Ping’den biri blog istatistiklerimi istedi ve ilettim. Sebebini bilmiyordum ve sormadım. Ardından da telefon numaramı istedi, verdim.
9 Temmuz’da Ping’den, bir başka kişiden yeni bir mail aldım. Bu defa kampanyadan bahsedilmiş. Daha önce Mac kullanmamış birkaç blog yazarına bir Mac vereceklermiş. Benden 30 gün kullanıp, deneyimlerimi paylaşmam isteniyordu. Projeye kısa süre sonra başlanacağı için hemen cevap vermem bekleniyordu. Ben de öyle yaptım.
Kabul etmeden önce birkaç soru sordum. Sorularımı 12 Temmuz tarihinde Ping’den bir 3. kişi cevapladı. Cevaplar benim adıma olumluydu. Önce biraz düşündüm. 30 gün bir kampanya ile Mac hakkında yazmam gerekiyordu. Blogumda bunu yapmanın ne kadar etik olacağını düşündüm.
Kampanya sonunda Mac bende kalacaktı. (istersem yerine bir PC alacaktım) Mac’ler benim için bir ulaşılmazdır. Her zaman hayranlıkla izlesem de sahip olabildiğim tek Apple ürünü iPod Suffle. Bir Mac, benim bilgisayarımın en az 3 katı fiyatta ve giderek artıyor. Bunu bulunmaz bir fırsat olarak görüp, kabul ettim. Sorulardan biri de “kötü bir deneyimi de yazabilecek miyim?” idi. Bunları da yazabilerek blog etiğinin dışına çıkmayacaktım.
Ben kabul ettikten sonra blog istatistiklerimi yeniden istediler. Yine 12 Temmuz tarihinde paylaştım ve bir daha cevap alamadım. Bugün, bir arkadaşımın duyurusunda gördüm. Bu kampanyadan bir Macbook Pro almış. Kampanyaya katılan, seçilmiş 3 blog yazarından biri olmuş. Ben de bu vesile ile blog istatistiklerime karşılık yanıtımı almış oldum.
Şimdi biliyorum, bazılarınız Mac’e sahip olamadığım için bu yazıyı yazdığımı, kazananlara sataştığımı düşünecek. Ancak öyle değil. Seçilen bloglar zaten benden daha çok okunan ve dolayısı ile daha çok hak edenler. Ben zaten böyle bir karşlığı hak ettiğimi de çok düşünmedim. Seçilen blog yazarlarını da içtenlikle tebrik ediyorum.
Fakat sorun şu ki; ne bana en başında 3 blog seçileceğini söylediler, ne de süreç içerisinde benim seçilmediğimi ilettiler. Eğer bunlardan biri yapılmış olsaydı, kabul etmek kolaydı. Seçilmemek için de seçilmek için olduğu gibi pek çok nedenim var.
Eğer yeterli bilgilendirme yapılmış olsaydı, ben hayalini kurduğum Mac’e bu kadar yakın hissetmezdim kendimi. Bir dijital ajansın da kampanya yönetimi konusunda daha hassas olması gerekiyor. Harika bir kurgu ve çok okunan bu blog yazarları ile mükemmel işleyeceğinden hiç şüphem yok. Ancak 3 blog yazarı ile doğru iletimi kurarken diğerleri ile iletişimsiz kalmak, olmamış.
Ben bu yazıyı tamamlarken, Ping’den 4. bir isim, benim Friendfeed’deki mesajım üzerine bir bilgilendirme mail’i atmış. Muhtemelen o mesajım olmasa bu mail’i de almayacaktım. Yazıyı da onca yazmışken ve yaşanan gerçek değişmezken, silmeye kıyamadım. Zaten bir şekilde anlatmam, paylaşmam da gerekiyordu. Bu blog da bunun için var.
Mail’de “benim hatam sonucu geridönüş yapamamış olduk” yazıyor. Belki başka projelerde birlikte çalışabileceğimizi ve beni kırmak istemeyeceğini söylemiş. Son olarak da bilgilerimi başka amaçla kullanmayacakların teminatını vermiş.
Mac’e güle güle derken, eksik iletişimle sosyal medya yönetenlere de (sadece bir proje ya da ajans için değil.) selam ediyorum.
Bilgilendirme için teşekkürler.
2 Ağu 2010

Yazının başlığı da, yukarıdaki görsel de dün satın aldığım bir albüme ait. Yazıyı yazma sebebim ise albümü almış olmam değil; albümü neden aldığımdır. Bundan birkaç ay önce albümden haberim oldu.
Bir oyun, şaka hazırlanmış.Daha albüm çıkmadan, “Çilekeş’in yeni albümünü piyasaya çıkmadan indirin” mesajları ortalığı sardı. Forumlarda “full albüm” linkleri verildi. Rapidshare üzerinden indirilen ve ortalama bir albüm ile aynı boyutta olan dosyayı indirenler, sürpriz bir video ile karşılaştılar. Bizzat Çilekeş’in hazırladığı ve eğlenceli olan bu video’da “Histeri Çalışmaları, Deney Raporu”na ilişkin bir şeyler anlatılıyordu.
Bununla birlikte albüm çıktığında cilekes.com.tr ‘den ücretsiz indirebileceğimizi, ancak istersek de 5 paraya (5 lira) satın alabileceğimizi söylüyordu. Benim albümü satın alma sebebim de doğrudan doğruya budur. İlgili video’yu merak ettiyseniz buradan indirebilirsiniz. Albümü indirmek için cilekes.com.tr ‘ye uğrayabilir ya da satın almak için bir D&R mağazasına gidebilirsiniz. Histeri Çalışmaları HepsiBurada.com ‘da ise 3.89 TL.
Bu konuda belki daha detaylı bir yazıyı ilerleyen günlerde yazacağım. Ancak birkaç satır da burada yazmayacak değilim. Öncelikle kabul edelim ki Çilekeş ağır bir yükün altına girmiş. Bugün ortalama bir albümün 1/3 fiyatına 12 parçadan oluşan bir albümü satışa çıkarmak da, aynı albüm için “istemiyorsan para verme, gel buradan indir” demek de deli cesaretidir. Belki bu işten para kazanamayacaklar, belki zararlı da çıkacaklar. Ancak yeni medyayı çok başarılı kullandıkları bir gerçek.
Mp3 ile korsancılığın başka bir boyut aldığı, korsan cd bile paralıyken indirmenin bedava oluğu ya da karışık kasete (ki onlar kalmadı) para vermekten çok üstün olduğu bir döneme geçtiği aşikar. Bu noktada da “albüm satmıyor, herkes indiriyor” diye şikayet etmek yerine, o dünyanın kuralları ile oynamak gerekiyor. Şikayette haksız değiller. Ancak o piyasanın iç meseleleri ile ilgili ayrı dava.
Mp3′ün daha çok tutmasının bir nedeni de erişimi kolay olması. Benim gibi her işini internetten yapan miskinler de birkaç tık ile içeriğe ulaşmak ister. Albümü satın almak zahmetlidir. İnternetten satın almak hem hedefe geç ulaştırır hem de fazladan para ödedir. Beğendiğim sadece 2 parça için veya kimi zaman belki hiç beğenmeyeceğim bir albüm için de 15 lira vermek kolay değil. Hele bu albüm bolluğunda.
Ancak sanatçıların ya da sanat olmadan bu işi profesyonel icra edenlerin şarkılarını mp3 formatında tek tek ya da toplu halde satışa sunması hem maliyeti düşürecek, hem fiyatı ucuzlatacak hem de içeriğe erişimi kolaylaştıracaktır. Meta olarak albüme kavuşmak isteyenler için de albüm satışı sürer. Gelinen noktada mp3′ün önüne geçmek kesinlikle mümkün değildir. Bu nedenle de doğru düşünce, ”en az zararla nasıl atlatırım” olmalıdır.
Yukarıdaki önermelerimin tamamen doğruluğunu savunmuyorum. Doğru olan kaliteli içerik üretimi, az ve ağır tüketilen şeylerin de piyasada yer bulması ve albüm satışlarının yeniden artmasıdır. Buna karşın değişen koşullara uyum sağlamamak, sektörel bir evrimden geçememek erken ölümü getirir. Ve şüphesiz ki bu iş aslında bir iki grubun çırpınmasıyla olmaz. Yeni düzen gelmeli.
Tüm bunlar olurken, pek de dinlemediğim bir grup olan Çilekeş’i içtenlikle tebrik ediyorum.
Tespitlerimde hata varsa, müzisyen arkadaşlarım kusura bakmasın artık. Sizin de bu konuda fikriniz ya da bilginiz varsa, yorum bırakmaktan çekinmeyin.