logo

Google’a enteresan bir sansür daha

Bir Twit kadar kısa yazacağım. Star TV’de Passaparolla adlı yarışmayı izliyorum şu dakikalarda. Soruya odaklanamadım fakat “İnternet devi?” ile biten ve baş harfi G olan işe alımla ilgili sorunun cevebabı açıkla Google’dı. İki kez de tekrar edildi. Her ikisinde de ses kesilerek sansürlendi. Ne bu şimdi?

  • 3 Comments
  • Filed under: Yorumsal
  • Tebrikler Bi’ Büyük Fest

    Bundan 5 ay evvel Sosyal Medya Kampanyaları başlıklı yazımda bazı sosyal medya kampanyalarını ve işleyişlerini fikrimce eleştirmiştim. Ha keza doğrudan marka ya da ajansı hedef aldığım yazılarım da yok değil.  Linkini verdiğim yazıda değindiğim ve eksik bulduğum işlerden biri de Mest Rakı için olandı. Hatalı olduğum bir nokta olsa da fikrim sabittir.

    Bugün ise, Mest Rakı’yı da üreten Mey içkinin bir sosyal medya başarısını tebrik etmek için yazıyorum. Aslında bu başarı Mey İçki’den, Yeni Rakı’dan çok Hayal Akademisi ve Zarakol’un başarısıdır.

    Dürüst olayım, süreci adam akıllı takip etmedim, edemedim. Uzaktan izledim sadece. İyiki de öyle olmuş. Projenin hiçbir aşamasında hiçbir katkım, desteğim ve ilgim olmadığı için rahat rahat tebrik edebileceğim.

    “1001 Meze Sofrası” diye yola çıkılmıştı. “Rekor kıracağız” diyorlardı. Bu iş için de yemek bloglarından destek istediler. 10 yemek blogunun destek verdiği projede, meze sayısı 1515′e çıktı. Birbirinden farklı 1515 mezele Yeni Rakı şişesi şeklindeki 35 metrekik masada sergilenirken, “En zengin meze masası ile dünyanın en çok çeşitli açık büfesi” unvanı ile Guiness Rekorlar Kitabı’nda yerini aldı.

    Projenin bir diğer etabı ise 72 blog yazarının çektiği İstanbul fotoğraflarından oluşan İstanblog sergisiydi. Blog yazarları ile açılan ilk karma sergi olan İstanblog festivalde gösterilirken 3000 ziyaretçinin de ilgisini toplamış.

    Emel Sayın, Yeni Türkü ve Emre Aydın’ın da konser verdiği festival basında da büyük ses getirdi. Her ne kadar bir blog yazarı olarak işin basın kısmıyla ilgilenmesem ve gazetelerin “sanal blog yazarı” kavramıyla yüzyüze gelsem de; bir sosyal medya projenin basında bu denli yer bulması sevindirici.

    Bu işte emeği olan her insanı tek tek tebrik ediyorum…

    İnternet sosyalleştirir

    Önceki gün “bırakın internet düşmanlığını” diye yazmıştım. Uzun sayılacak bir yazı oldu. Çok konudan bahsettim. Aklımda pek çok konuya kapı aralandı hiçbirini daha fazla açıp o yazıya dahil etmedim karmaşa yaratmamak ve konu bütünlüğü koruma çabası ile. Bugün ise o kapılardan birini açıp iki satır yazacağım.

    Bu kapının üzerinde “internet asosyalleştiriyor” yazıyor. Artık kimse bir araya gelmiyor, ortak bir etkileşimde bulunmuyor düşüncesi olduğunu gözlemliyorum. Okan Bayülgen konuyu “artık ailecek televizyon izlenmiyor”a kadar indirgedi üstelik. Ben de “televizyon” konusuna katılsam da tam aksini savunacağım.

    Fakat öncesinde “biraraya getirecek şey televizyonsa, hiç olmasın” demeyi tercih ederim. Ailecek televizyon izleme kültürünün yaygın olduğu dönemlerde 528 kanal izleme imkanımız yoktu. Ha keza gerek içerik eksikliğinden gerekse iş-güç-okul kaygısından, akşamları 2 saat bön bön o kutuya bakılır, çok da geç olmadan yatılırdı. Ben ailemle sofra ve televizyonun denk geldiği zamanlar hariç o birlikte televizyon izleme eylemeni hiç gerçekleştirmesem de, her akşam yemeğinden sonra çayımı ailemle içiyorum. Sabahları var olan iş telaşıma rağmen kahvaltımı ailemle ediyorum… vs. vs… Aile ile bir arada vakit geçirmek için hiç de televizyona ihtiyacımız yok.

    İnternet’e geri dönersek, eğer bir yere gittiğimde Twitter’a “falanca yerdeyim” yazdığımda gerçek bazı arkadaşlarımla o an yüzyüze görüşebiliyorsam, bu internetin beni sosyalleştirdiği noktalardan biridir. Bugün birlikte sinemaya gittiğim, bir kafede sohbet ettiğim, evimde akşam yemeğine davet ettiğim, gözlerinin içine baka baka kahkahalarla güldüğüm ya da yanımda otururken ağlayabildiğim bir çok arkadaşımla interneti aracı edip anışmışsam ve geçen 10 yılda hala arkadaşsam, internet beni sosyalleştiriyordur.

    Mesela bir sosyal paylaşım sitesinde ben Ciguli’yi överken bana “adam haklı beyler” diyen elkızı ile Ciguli’nin bir sonraki konserinde birlikte bira içip, birlikte Binnaz’a sesleniyor, sonra binnaz’ı bir kenara bırakıp akşam “eve gidiyorsak” da internet beni sosyalleştiriyordur. Yatmadan önce 100 darbeli kitabı okuyan bir başka adamla kız peşinde koşuyorsak yine internet beni sosyalleştiriyordur.

    Eğer bilgisayar başından kalkmadan işi gücü Twit atmak, Facebook’da arkadaş listesini büyütmeye çalışan birileri varsa -ki varlar- bizden değildir. O adamı internet asosyalleştirmiyor. Asosyal olduğu, bilgisayar başında değilken kendini ifade edemediği, bir şekilde dışlandığını düşündüğü veyahut gerçekten öyle olduğu için kendini yalnızca internette ifade etmeye çalışıyor. Bu yüzden öyle görünüyor.

    Ancak internet sizin tabirinizle “gerçek hayat”ta kendini ifade edemeyenlere sahi sözünü açıkça söyleme fırsatı verdiği için, bilgisayar dışında belki de aşırı çekingenliğinden, mahalle baskısından, yağ kuyruğundan asosyal kalmış birinin yine sizin tabirinizle sanal dünyada dahi olsa sosyalleşebilmesi yine internetin bu bağlamda iyi bir amaca hizmet edebildiğinin, faydalı kullanılabileceğinin göstergesidir.

    Okuyan hepinize çok tenkyu!

  • 1 Comment
  • Filed under: Yorumsal
  • Bırakın internet düşmanlığını

    Ne zaman televizyonda bir stüdyo programı izlesem, illa ki mevzu internetten de geçiyor. Bu yemek  tarifi programından siyasi tartışma programlarına kadar geniş bir deve tüyü yelpazede sürüp gidiyor. Televizyonlarda internetten sözedenlerin olması uzaktan kulağa hoş gelse de yaklaşınca davulun tokmağının yanlış yerlere vurup birilerini rahatsız ettiğini görmemek mümkün değil.

    Yıllardır süren haberler var(dı):
    - İnternetten tanıştığı adam katili oldu
    - İnternette chat yaparken dolandırıldı
    - İnternette tanıştığı adamla evlendi, her gün dayak yiyor
    - İnternette oyun oynayan genç çıldırınca soda içti

    Şimdi ise önce Facebook’un popüler olması, ardından selebritilerin Twitter’ı (Pelin Batu tuvitır diyor) keşfetmesiyle iş çığrından çıktı. 10 yıldır var olan sözlükler, bu günlerde açılan davalarla çok daha popüler.

    Fakat sorun şu ki; her yerde bir interneti kötüleme çabası var. “Sözlüklerde bana hakaret ediliyor” diyenler, televizyonlarda sözlüklere ve yazarlarına sözlüklerde görülmeyecek hakaretler ediyorlar. Bir örneğini geçen hafta Disko Kralı’nda Nihat Doğan ile gördük. Malesef ‘caps’ yok…

    Oysa ek$i sözlük başta olmak üzere bir çok popüler sözlük, avukatların da içinde olduğu moderator kadrosu ile korunmakta. Bu sebeple de hukuksal olarak suç sayılacak hiçbir bilgi sözlüklerde yeralmamaktadır. Olur da gözden kaçmış bir şeyler varsa da yasalar zaten madur olandan yanadır. Bugün pekçok sebeple şikayet ettiğimiz 5651 sayılı kanun tamamen site karşıtı bir şekilde hakarete uğradığını iddia edene inanılmaz haklar sunmaktadır. Ancak bu hakları kullanmadan önce, sözlük ya da internet kullanıcılarının kimler olduğunu bilmek gerekiyor.

    Ertuğrul Özkök’ün Twitter macerasını törpülediğim yazımda da belirttim; interneti kullananlar, siz televizyonları, gazeteleri kullananlar gibi etten kemikten gerçek insanlar ve birer ‘bireyler’ niyetleri de berberistanda bir berber dükkanı açmak değil.

    Her şeyden önce interneti kullanan insanlar, sokakta karşınıza çıkan insanlar. Siz manavdan elma alırken sırıtarak muz alan adam internette mesela. Ayakkabınızı aldığınız mağazada size “hoş geldiniz” diyen adam da internette, gittiğiniz barda biranıza su katan hıyar da orada. Saçınızı kesen berber, çayınızı tazeleyen çaycı, sokakta sizi tanıyıp selam veren adam, tüm hayranlarınız ve sizden nefret edenler de internette. İnanmayacaksın ama, sen bile internettesin! (ayıp olacak diye düşünmesem bu paragraftaki son cümle “ulan” diye biterdi.

    Bu yüzden  internet kullanıcısını ayrı bir grup olarak görmekten vazgeçmek gerek. Bu Siyah giyenler kedi keser, kırmızı giyenler Mustafa Keser demek ya da tüm hakemler “ibretlik”tir demek gibi bir şey. Olur mu hiç öyle şey? Ben de kalkıp “Tüm gazete yazarları” ile başlayan cümleler kursam? Hem televizyonlarda, gazetelerde adımı vermeden “internet kullanıcısı”, “sözlük yazarı” diye benden sözediyorsunuz, değil mi?

    Bu aşamayı geçtikten sonra “birey” sözcüğüne odaklanalım. İnternette yazan her insan ayrı bir lisan ve hiçbir siteyi, grubu, partiyi, tavşanı temsil etmiyorlar. Bu insanların her birine de dava açma hakkınız var. Yani “youporn.com’da bana hakaret ediyorlar” demek yerine, “xxx18+ kullanıcısı bana hakaret ediyor” deyip o kişiye dava açmak en doğrusu. E adam benim hayranı olduğum Nihat Doğan’a hakaret edip kırmızı çizgiyi geçmiş. Neden beni de suçluyorsun aynı sitedeyiz diye. Bu şeye benziyor bak; Şimdi ben bi kafede oturuyorum, arkadaş var tavla oynuyoruz. 4-3 yeniliyorum ama marsa da yolum var. O sırada 12. numaralı masa Ece Erken hakkında “saf” falan diye densizce konuşuyor. Sonra sen geliyorsun, ben tam mars edecekken tavlayı elime veriyorsun. Olacak şey mi?

    Mazeretini de biliyorum, takma ad ile yazıyorum, yazıyorlar. İşte yasalar karşısında bu durumun hiçbir önemi yok. İçerik kaldırma talep edebiliyorsun. Önce site yöneticisinden yasal yollarla içeriğin kaldırılması isteniyor, cevap alınamazsa da hosting firmasından. Olmadı mı? Ağzına bile korsun tokadı!  Ha, illa kişiye mi dava açacaksın? IP vb. tüm bilgiler hosting yöneticisinde yasal zorunluluk olan dijital imza (hashtag) ile zaman damgalı olarak  6 ay süre ile değiştirilemez veri olarak saklanıyor. Bu nedenle vazgeç takma adları mazeret göstermekten.

    İnternette takma ad kullanımı da bir saklanma güdüsü değil, bir tür kullanım alışkanlığıdır. Facebook bunu bir miktar tersine çevirmiş olsa da anonim kalmayı tercih edenler de var. Saygı duymak gerekiyor. Çünkü meselenin özünde bir görüş  bildirimi var. İnternetteki adamın kim olduğunu bilmediğin gibi, mahalle kıraathanesinde Dostoyevski okurken seni söven adamın da kim olduğunu bilmiyorsun. Fark yok, varsa da fiyatıdır.

    Hakaretler, anonimlik hakkı, yasal prosedür, lahana turşusu işin sadece bir bölümü. Mesela Twitter’da o an yaptığım işi yazmamı saçma bulanlar var. E iyi de şükela kardeşim, sen beğendiğin bir kitabı dostlarınla paylaşmıyor musun? Hiç, bir arkadaşına “ulan ne içmişim dün gece” demiyor musun? Twitter gibi siteler bu işi daha hızlı bir şekilde daha çok arkadaşa ulaşarak yaptırıyor. Paylaşacak daha çok nesnem ve fikrim olması da bir zahmet senin eksikliğin olsun. (Paylaşımcılık da aslında ayrı bir yazı konusu olur ha)

    Yukarıdaki paragrafıma bu internet düşmanlarının cevabını da tahmin ediyorum: “Ben internetten değil, yüzyüze ya da telefonla sadece yakınlarıma paylaşıyorum. Sizin gibi tanımadığım binlerce insana değil.” Tahminim yanlış değilse, cevabım da hazır.

    Her şeyden önce internet bir iletişim aracı. Duman’dan saymaya başlamayacağım, zaten solisti Kaan için keş dedikoduları var ama biz mektup ile başladık mesela. Sonra telefon girdi hayatımıza, birilerine mektup yazmak yerine ara sıra “bağlatarak” arama fırsatı bulduk. Sonra direkt arayabilir olduk, telefon cebimize girince her ana inebildi arama sıklığı… Devrim diye SMS hizmetini sundular bize.. Kimse bana arkadaşlarıma çocukluğumda gördüğüm 3-5 örneği gibi mektup yazmak yerine telefon açıyorum diye kızmadı. Bugün ise aynı kişilere internetten ulaşıyorum diye yargılanabiliyorum.

    MSN gibi iletişim araçlarının bazılarını, Twitter gibi sosyal ağ sitelerinin onlarcasını farklı amaçlarla aktif olarak kullanıyorum. Listelerinde yüzlerce kişi var. Bunların en az yarısı sıkça yüzyüze ya da telefonla görüştüklerim. Aynı şehirde olduklarımın neredeyse tümü ile en azından bir defa görüştüm ve sesini duymadığım insan sayılıdır. İnternet bu bağlamda (ve balgamda) sadece bir iletişm aracıdır. Siz farklı olduğunu düşünüyorsanız ya da farklı kullanıyorsanız, kusur yine bende değil. Sende de değilse, kesin kadı kızındadır…

    Ulaşabildiğim diğer binlerce insansa, bilinçli olarak beni takip etmeyi seçenler. Biri beni Twitter’dan eklemişse, yaptıklarım ya da düşündüklerim ilgisini çekiyordur. Zaten televizyoncuları, gazetecileri de kendi mecralarında aynı sebeplerle takip ediyoruz. Madem öyle, biz de köşe yazısı okumayalım (mı?)

    Üstelik aynı zamanda ben internet sayesinde gerçek bir iş ile para kazanıyorum. Tüm banka işlemlerimi oturduğum yerden yapıyorum. Kazandığım vakitle daha çok okuyabiliyor ya da arkadaşlarımla vakit geçirebiliyorum. Pek çok bilgiye doğrudan internet vasıtası ile erişiyorum. Siz, bilgilerin yanlış olduğunu, kendi bildiğinizin doğru olduğunu düşünsenizde ben gerçekten doğru bilgilere erişebiliyorum.

    Bir ürün alırken reklamlarda “valla 2 gün kullandım belimin ağrısı şıp diye geçti” diyen teyze yerine, kozmik diski gerçekten bir yerlerine takanların yorumlarını okuyorum. Gerçek kullanıcı deneyimleri. Tüm alıpverişlerimi de internetten yapıyorum. Bilinçli bir alışverişle sanıldığı gibi sürprizlerle karşılaşmıyorum. Üstelik de daha ucuza alabiliyorum.

    Dahası var, sen televizyonda her şeyi konuşamazken, ben şurada bok falan yazsam kimse bir şey demez. Yazdım bile zaten. Senin gazetede yazamayacağın her şeyi aynı şekilde ben burada özgürce yazabilirim. Bu düşünme, düşünüğümü aktarma hakkım da kimseye zarar vermez. Sana bile…

    Birkaç adam interneti yanlış kullandığı, yanlış yorumladığı ya da birkaç milyon internet kullanıcısından 50′si kendisini beğenmediği için bana adımı kullanmadan hakaret edebilmeleri, her anlamda bana fayda sağlayan bu teknolojiyi faydasız sanmaları, başkaları ile iletişim kurabiliyorum diye beni boş adam ilan etmeleri, kendilerini zaten eskaza milyonlarca kişi izleyebiliyorken beni takip eden 1000 kişiyi çekememesi beni gerçekten rahatsız ediyor.

    Şöyle bir yazayım dedim ama neresine dokunsam elimde parçalandı. Neresinden sözetsem altından başka şeyler çıktı. Sonucunda da böyle yetersiz, eksik ve havada ama yine de derdini anlatabileceğini umduğum bir yazı çıktı.

    konuyla ilgisi olan iki tv programından alınmış video:
    Tuna Kiremitçi ssg’ye Karşı
    Murat Bardakçı – Wikipediaya Engellensin

    Hadi, öptüm hepinize!

  • 1 Comment
  • Filed under: Yorumsal
  • Bi' Büyük Blog