peace_tree_by_blueciclesBugün Gezi Parkı direnişinin 14. günündeyiz. Artık günleri sayamaz, takip edemez oldum aslında. Zaten süreç bu kadar uzadıysa, kaçıncı güne vardığımız da önemini yitiriyor benim gözümde. Cuma günü yazdığım Başbakana Açık Mektup‘ta süreci özetler nitelikte anlattım. Üzerine, bu yazıda gözlemlediğim ve bizzat yaşadığım kadarıyla bu eylemcilerin ne istediğini ve nasıl bu hale geldiğimizi kendi yorumlarımı katarak anlatacağım. (görsel kaynağı)

10 yılı biraz aşkın süredir AK Parti’nin iktidarı ile yönetilmekteyiz. Seçimle başa geçmiş AK Parti, şüphesiz bugüne kadar gelmiş bütün hükümetler gibi Türkiye için iyi şeyler yapma mücadelesindedir. Zaten bir hükümetin ve temsilcilerinin ülkeyi geliştirmek ve daha ileri taşımaktan başka ne amacı olabilir ki?

Fakat 10 yıl çok uzun bir zaman. 10 Yıl boyunca alınan her karar istisnasız doğru olamaz.  Doğru olsalar dahi herkesi memnun edemez. Bu zaten son derece olağan bir durumdur. İşin sorunlu kısmı ise AK Parti’nin bunu kabul etmeyip, her yaptığında inatla diretmesidir. Geri adım atmak çoğunlukla “tükürdüğünü yalamak” olarak yorumlanabilir ve kimse bu durumda olmak istemez. Ancak bazen geri adım atmak, insanı çok daha ileriye götürür.

Eyleme katılanların her biri farklı şeylerden rahatsız. Biri eğitim sistemine karşı çıkıyor mesela. Buna itiraz etmiş vaktiyle, dinlenmemiş.

Bir diğeri alkol düzenlemelerinden rahatsız, “ben alkolik değilim” diyor ama yanındaki adam ağzına dahi sürmemiş. İtiraz edene “neden  itiraz ediyorsun” diye kimse sormamış.

Ben bir engelliyim. Blogumda defalarca devlet kaynaklı yaşadığım sıkıntıları “engelliyim” kategorisinde anlattım. Mesela Gezi Parkı’ndaki olaylar  başlamadan çok önce, o parka 2 kilo betondan bir rampa için 4 ay mücadele verdim. Buradan okuyun süreci. Benim bu mücadelelerime rağmen bırakın devletin üst kademelerini, yerel belediyelerden dahi tepki gelmedi. Kimse “senin derdin ne kardeşim” diye sormadı.

Eyleme LGTB bireyler katıldı. Hiçbirinin suçu günahı yok ama hükümet yanlıları onları günahlarlıkla suçladı, aklaksızlık yaftasını yapıştırdı. Onlar bunun bir hastalık ya da tercih olmadığını anlatsa da, bilimle, tıpla uzaktan dahi ilgisi olmayan insanlar hastalık olduğunu ilan etti. Kimse onları dinlemedi. Ama Gezi Parkı’na bir bakalım, ordaki insanların da bazıları LGTB bireylerden hoşnut değil. Yine de biraradalar, kol kolalar.

Eylemde başı örtülü kızlar var. Başbakanımız hala “biz başı örtülü bacılarımız için mücadele ederken neredeydiniz” diyor; eyleme destek veren başı örtülü kızlarsa “benim başörtüm üzerinden siyaset yapma” diyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün başörtüsü özgürlüğü için kendisine oy veren seçmeni dahi dinlemiyor. Sahi, bu kızlarımıza özgürlüğünü vermiş mi? Biz bunun da mücadelesini veriyoruz da…

Örnekler çok. Benim yazmadıklarım var (etnik kökenler, kadınlar, dinler, meshepler, çiftçiler, işçiler, emekliler, memurlar vs.). Benim bilmediğim daha nicesi de var. Hepsi haklı değil. Herkesin derdi ortak da değil. Ama ortak bir dertmiş gibi bir aradalar. Derleri ortak yapan tek şey dinlenmemek. Oysa haklıyla haksızı ayırt etmek için bile dinlemek gerek.

Gezi Parkı eylemleri de, derdi çevre olanların eylemiydi. 50 Kişiydiler sadece, 200 oldular. Siz deyin 3-5 ağaç, ben diyeyim şehrin merkezinde kalan son yeşil alan ve park için mücadele ettiler. Tek yaptıkları şey halka açık bir parkta oturup kitap okumak olan bu küçük gruba polis saldırınca, özel mallarını ateşe verip, gaza boğunca ise bir uyanış gerçekleşti.

insanlar, dün dinlememek olan inatlaşma yönteminin artık cana kast edecek saldırılara dönüştüğünü görünce, kendi derdi için ve en önemlisi o ortak dertleri, dinlenmemeleri için mücadeleye katıldı.

Halkıyla iletişim kurmayı tercih etmeyen yönetim biçimi, bu eylemlerin asıl başlatıcısı oldu. Sonra suçu faiz lobisine attılar.

Gezi Parkı özelinde ise, mesele yine 3-5  ağaç değil.

Peki mesele 3-5 ağaç değilse ne?

Anlatsam dinler misiniz?