logo

Aranacak müşterileri doğru seçmek gerek

Az önce Cep telefonum çaldı. Arayan TTnet’ti. ADSL hattı benim adıma değil. Ancak müşteri için hazırlanmış yönetim panellerinden kendi adımı, soyadımı, telefon numaramı vererek asıl kullanıcının ben olduğumu tanımlamıştım. Bu nedenle de benim telefon numaramı çevirdiler, ancak benim değil asıl hat sahibinin ismini telafuz ettiler. Telefon numaramı okuyup adımı okuyamamalarını gözardı ettim. “Kendisi değilim ama benimle görüşebilirsiniz.” dedim.

“Öncelikle hizmet kalitesi blabla kayıt edilmektedir. Sizi bir kampanyamızı tanıtmak için aradım. 2 Mbit müşterimizsiniz ancak 24 ay…” derken sözünü kestim. “Eğer 8Mbit’e kadar olan tarifeyi söylecekseniz istemiyorum” dedim. (bu tarife ucuza 8Mbit veriyor ancak 15gb dowload’dan sonra hız 512Kbps’ye düşüyor) Kadın biraz afalladı. Daha önce de aynı kampanyayı tanıtmak için birkaç kez aradıklarından (her seferinde kibarca hayır dedim) bu defa dayanamayıp tepki gösterdim.

“Yalnız şunu söylemek isterim, aradığınız müşterileri doğru seçmelisiniz.” dedim. “Ben aktif olarak download yapmadığım halde aylık 30gb’lik bir kullanımım var.” Bu defa sözümü o kesip, önemli bir şey değilmiş gibi 15gb’den sonra sadece hızın 512Kbps’ye düştüğünü söyledi. “Ayrıca ben bir Tivibu kullanıcısıyım. Caiz tabiri ile Tivibu hayvan gibi veri indiriyor. 15gb’yi geçmemesi mümkün değil. 512 ile de Tivibu çalışmaz.” diye ekledim.

“Anlıyorum, istemiyosunuz yaane” diyerek kapattı telefonu…

  • 2 Comments
  • Filed under: Yorumsal
  • İnternete girmiyorum

    İnternet zararlı mı değil mi durmadan tartışıyoruz. Birileri internetin faydalarından bahsedip “kullanın” diyor. Birileri ise internetin zararlarını sıralayıp, “sakın ha!” diyor. “Girecekseniz bile dikkatli olun; kurda kuşa yem olursunuz…” İnternette elbette faydalı içerik de zararlı içerik de var. Zaten interneti oluşturan ayrı bir topluluk yok. Sokaktaki insan oluşturuyor bu içeriği. Bırakın İnternet Düşmanlığını başlıklı yazımda da bundan sözettim. Zararlı içeriğe erişenlerse, yine bunu tercih eden sokaktaki insandır. İnternet kimsenin önüne istemediğini koyacak bir yapı değildir.

    Anlatacağım bu değildi tabii. Birileri internete girmeyin diyor. Ben internete girdiğim günleri hatırlayıp, zaten artık internete girmediğimi farkediyorum. Yazacaklarımı interneti biraz eskiden bilenler tabii şaşırmayacak. Ancak kardeşime anlatınca mesela, şaşırıyor. Ona “ilk hard disk’im kapasitesi cebindeki flash bellek kadardı” demem, birilerinin bana “eskiden televizyon yoktu. Geldiğinde de tek kanal, akşam yayın yapardı.” demesi gibi bir şey. Kardeşimin yaşı zaten vakitleri görmesi için ufak. Fakat koca koca adamların bu süreci görmemesi beni şaşırtıyor.

    On yıldan fazla oldu bilgisayar sahibiyim. Biliyorum, ilk bilgisayarına daha benim doğduğum yıllarda sahip olanlarınız da vardı. O ilk bilgisayarımın sesi, cd-rom sürücüsü ve interneti yoktu. Disketle kurulmuş 2 oyun harici ya Solitaire oynar ya da Paint’de bir şeyler çizemezdim. Bir yıl sonrası, artık bana internetten sözeder oldular. Girmemi istediler ve akrabalarımın maddi-manevi desteği ile bir cd-rom sürücü, bir ses kartı, bir internet ve o internete girebilmek için bir modem satın aldık.

    Modem’im 33.600k destekleyen, Conextant chipset’li internal bir karttı. Önceki cümlede yazdığım detaylardan ise o yıllarda bihaberdim. İnternet’i Superonline’dan almıştık. O zamanlar Windows’un dial-up tool’unu da bilmiyorum. Superonline’ın internete girmek için bir programı var. Önce yeni cd-rom sürücümle onu kurduk. Sonra her internete girmek istediğimde o programı kurcalamam gerekti. İnterneti aldığımda verilen kullanıcı adı ve parola da bu programa kayıt edildi.

    Her şey bu kadar basit de kurgulanmamıştı. Modem denilen cihaz, internete girmek için Superonline’a ait 0822 alan kodlu bir numara çeviriyordu. Bu özel hat sabit telefon görüşmesinden ucuz olsa da, her gün 1-2 saat internete girmek telefon faturasının  iki katına çıkmasına sebep oluyordu. Yani artık hem internete (Superonline’a) hem de internete girdiğim için telefona para ödüyordum. Üstelik, telefon hattını modem kullandığı için ben internete girince telefonu da kullanamıyorduk. Kullanırsak da internet kesilirdi. Hoş, hiç 1 saat kesilmeden kaldığı da olmazdı.

    Şartlar böyle olunca, ben bir de ailemden internete girmek için izin isterdim. Hem telefon faturasını kabartacağım hem de telefonu esir alacağım 1-2 saat için. Bu arada, dedim ya ilk modemim 33.600k idi. Superonline’ın bana verdiği hız ise maksimum 28.800′dü. Şu an TTnet’in verdiği en düşük hız, bunun 36 katı. Değişmeyen tek şey ise pahalılığı oldu.

    Bugüne gelecek olursak; evimde yine bir modem var. Buna bağlı bir de telefon kablosu. Hepsi bu! Yalnızca internet için -hala yüksek meblağlarda- ücret ödüyorum. Telefon ise özgür. Bilgisayarımın güç tuşuna bastığım anda, zaten hali hazırda varolan interneti kullanaya başlıyor. Dahası internet artık yalnızca evimizde değil; sokaklarda, caddelerde, kafelerde… Adım attığımız her yerde var.

    Ve yine dahası; önceden yalnızca bilgisayarımızda olan internet bugün bir kabloya dahi ihtiyaç duymadan telefonumuzda, tabletlerimizde hatta televizyonlarımızda var. Yarın buzdolabımızda bile olacak ve seçtiğimiz ürünler tükendiği an markete otomatik sipariş verir hale gelecek. Bir evdeki tüm cihazlar birbiriyle internet üzerinden konuşup anlaşabiliyor olacak. Televizyonumuz, kahve makinemizdeki taze kahve bardağa dolduğu an evdeki kablosuz ağ sayesinde haberdar olacak ve 2 dakika sonra, -cep telefonundan önceden seçtiğimiz filmi- IP TV üzerinden oynatmaya başlayacak.

    Biz hiç internete girmeyeceğiz; internet elektrik gibi çevremizde olacak.
    … Ya da internet hizmetini tamamen kaldıracaklar…

  • 2 Comments
  • Filed under: Benden.., Yorumsal
  • Dekatlon Buzz: Sandık Açıldı

    Bugün Dekatlon Buzz aracılığı ile bir paket, daha doğrusu hazine sandığı aldım. Tutku dolu  ama şifreli bir sandıktı bu.  Şifreyi çözmek için de “tek şansın en değerli hazinen blogun” demişler. Açana kadar onlarca şifre denedim ve nihayetinde yardımla da olsa şifreyi çözdüm. Sandıktan 40 paket Eti Tutku ile çıkan not ise 24 Kasım’da başlayacak ve şu an ne olduğunu bilmediğim bir oyuna davet ediyordu.

    Sandığa ait fotoğrafları aşağıda bulabilirsiniz.

    Konu her ne kadar Eti olsa da ben marka yerine markanın sosyal medyadaki işlerini yürüten Dekatlon Buzz hakkında yazmak istiyorum.

    Sektörde ne kadar yeniler bilmiyorum ancak ben adlarını 2 aydır duyuyorum Dekatlon Buzz‘un. 2 ayda art arda 3 başarılı iş yaptığını gördüm. Bunlardan 2′sine ben de dahil oldum.

    Gördüğüm ilk işleri Nescafe‘ydi. Yeni ürünleri Greenblend, Vitalift ve Lift-aktif’in tanıtımı için kadın blog yazarlarına ürünü içeren, kahve çekirdekleriyle dolu birer paket yollamışlar. Bir de bu yazarları ürün lansmanı ile ilgili bir etkinliğe davet edip götürmüşler. Çok sıradan bir kampanya olsa da bu, sosyal medyada gereğinden fazla dikkat çekip *spam*e dönüşmemesinden (var öyle işler de), paketteki kıskandırıcılığa ya da organizasyon detaylarına kadar başarılıydı. Etkinlikte kahveye dair verilen bilgiler, markadan bağımsız olarak bloglarda paylaşılacak nitelikteydi. Ben hazır kahvelerden pek hazetmeme rağmen, merakla izledim. Organizasyonun detaylarını Burcu Tüzün’ün buradaki yazısında, kahve hakkında öğrendiklerini ise şuradaki yazısında okuyabilirsiniz. (daha fazla…)

    Her şeye rağmen… Yalnız değildi

    O demişti Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller diye. Çünkü yanlarında o vardı. Hiç yalnız bırakmadı kanser hastalarını. Çünkü biliyordu yenilebileceğini. Tam iki defa yenmişti kanseri.  Ondan iyi kim bilebilirdi ki nasıl savaşılacağını, nasıl yenilebileceğini…

    Davut Topcan bu yüzden motoruyla ülkeyi dolaştı. Bu yüzden blogunda anlattı tüm yaşadıklarını ve öğrendiği her şeyi. Belki hekimler bile onun kadar bilmiyordu bu hastalığı… Tüm sebebi de buydu belki üçüncü kez kansere yakalanmasının. Onun iki kez iyileşmesine, ulaşabildiği her kanser hastasına ve yakınlarına umut vermesine dayanamadı, son gücüyle yeniden saldırdı. Bu defa Davut’un da son gücüydü, çok direndi ama hayatta kalmayı başaramadı. Davut, ben bunları yazmadan birkaç saat önce aramızdan ayrıldı…

    Her şeye rağmen bu bir yenilgi değildir. Bu kanserin galibiyeti de değildir. Davut son savaşı kazanamasa da iki kez gösterdi nasıl kazanalacağını. Tüm bildiklerini anlattı ondan sonra geleceklere. Bu savaş bitmedi. Mücadele sürecek…

    Davut’un ölümüne üzülmüyorum. O öyle yaşadı ki; dünya üzerindeki varlığı ondan kat kat fazla olanlar onun kadar dolu dolu, umut verici yaşayamıyor. O ölümün kucağında bile akla gelmez işler yapan, hayatına ara vermeyen bir adamdı. Hani unutuplup, arkasından kötü konuşulup vakti geldiğinde “iyi bilirdik” denenler var ya; Davut için herkes yaşarken “iyi bildiğini” söyledi. Hem arkasından, hem yüzüne…

    Üzülmüyorum ama… Acıtıyor be… Daha doğru tabiri ile “koyuyor”. Daha Otuzuna gelmemiş bir adam; akranım. Birbirimizi geç tanısak da yollarımız az kesişmemiş. Yaptığı çok şey vardı ama bitiremediği şeyler de az değil. Yarım bıraktıkları kendi için değil, yine kanser hastalarına umut olsun diye… Şimdi onsuz nasıl olacak bilmiyorum…

    Acıtıyor çünkü tam anlamıyla “dağ gibi” denecek bir adam, karşımda gülerek “ben kanseri yendim, n’aaber” diye eğleniyordu. Hani bilmesen, “hade len ordan, sen grip bile olmamışsın” dersin. Üçüncü kere kansere yakalandığında da öyleydi. Dimdik karşımda. Ben ölümün kıyısında bu adamla bir hastane odasında eğlenerek sohbet ettim. O da eğleniyordu zaten. İşte bu acıtıyor…

    Son günlerinde öyle değilmiş ama… Burda tarif etmeyeceğim nahoş bir biçimde yatıyormuş aynı hastane odasında, yatağında. Öyle görmeye cesaret edemediğimden de yanında olamadım o günlerde… Görmek bi yana, onu o halde düşlemek bile mümkün değil. Göremedim… Bilmiyorum iyi mi yaptım, kötü mü… Ama ben bu acıyı ilk kez yaşamıyorum. Her şey daha 9 yaşımda, babamın ölümüyle başladı. Yanımda ölen hastalarla aynı odada yattım. Şimdi Davut nasıl onlar gibi görünebilirdi ki?..

    Her neyse; Cennet ya da Cehennem’e inanmadığım bilinir. Yine de bazılarının arkasından derim, “eğer gerçekten varlarsa, o şimdi Cennet’de…” Davut için fazlası var; O şimdi aynı umudu Cennet’den uzatıyor ihtiyacı olanlara… Biliyorum, Davut’u göremeseler de hepsi hissedecekler bunu…

  • 2 Comments
  • Filed under: Benden.., Yorumsal
  • Bi' Büyük Blog