19 May 2009
Hatalı mı düşünüyorum, bu fikri yalnızca kendimle mi paylaşıyorum emin olamıyorum. Fakat 19 Mayıs ve 23 Nisan tarihlerinde kutladığımız bayramlarla ya da daha doğru bir ifade olacaksa, kutlayanlarla alıp veremediğim bir şey var. Keşke verebilsem.
Derdim bu bayram adlarının eksik telafuzu, eksik anlaşılması ve eksik kutlanmasıdır. -Yalnızca tatil fırsatı olarak görenleri çoktan geçtim.- 23 Nisan yalnızca çocuk, 19 mayıs ise yalnızca gençlik bayramı değildir.
Bayramın adı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Bu gün, ulusal egemenliğimizi kutladığımız gün olmalıdır. Atatürk’ün çocuklara olan bu jesti, bayramın çocuk kısmının artık evrensel boyutlara taşıyor olması, çocukları yalandan da olsa büyüklerin yerine koyup, büyüklüklerini görebilmemiz elbette mükemmel bir şey. Ancak ulusal egemenliğimiz bence çok daha mükemmel, tarifsizdir. Nitekim 23 Nisan ancak 1935 yılında yeniden adlandırılarak Çocuk Bayramı ekini almıştır.
Bayramın adı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı. Burada yine bayram adındaki altı çizili alan mühimdir. Atatürk’ü anmayı bir güne sıkıştırmak şüphesiz ki oldukça manasızdır. Ancak kaç kişi bu bayramı “gençlik bayramı işte, mis gibi de tatil” demekten öteye gidip, Atatürk’ü anma bayramı olduğunu biliyor?
İşte, alıp da veremediklerim, keşke birileri alsa benden de başkalarına verse dediklerim böyle. Biraz geç yazabiliyor olsam da, Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nız kutlu olsun.
Ayrıca yazıma da referans olan, Hakkı Devrim’in 23 Nisan 2009 tarihli yazısını da mutlaka okuyun. Eğer kızlı-erkekli ilk 23 Nisan kutlamasını bilmiyorsanız müthiş bir anlatı bulacaksınız..
6 May 2009
Günler sonra bir blog girdisi yazmama neden olan şey, Alican Canbay‘ın şu yazısında beni mimlemiş olması. Hem Alican’a yollayan, hem de Alican’ın mimini bana ileten de Rıza Selçuk Saydam oldu. Her ikisine de teşekkür ediyorum.
Ben mimi kimsenin üzerine atmayacağım ama listeyi zenginleştirmek adına, üstüne alınan herkesin yazmasını da isterim.
Başlayalım…
- İmla! bir blogda her şeyden önce olması gereken şey, iyi bir imladır. Benim bir çok blogu (hatta siteyi) okumadan terk etme sebebim imla kurallarına uyulmaması olmuştur. İmla dili korumak adına gerekliliğinin yanı sıra okumayı kolaylaştırır, ifadeyi güçlendirir. Okuyucunun farkında olmadan yazıya daha çok adapte olmasını sağlar.
- İletişim… Blog sahibi iletişim için en azından bir form kullanması gereklidir. Gerektiğinde kolay ulaşılan insanlar, kolay benimsenir. Bu yüzden yazara ulaşmak için bir yol illa ki olmalı.
- İfade de bence oldukça önemli detaylardan biri. Blog yazmak, ifadede biraz samimiyet gerektirir. Bir şirket blogunda önemli bir duyuru dahi yapılıyor olsa, fazla resmi bir dil kullanılmamalıdır. Blog, bir basamakta herkes ve her kurum için kişiseldir. Ancak samimi kişilere güveniriz. Ve tüm bu söylediklerime karşın, samimi olmak için özel bir çaba sarfedilmemeli. Yazar, kendisi olmalıdır.
- Tasarım kişisel bir blogun en önemsiz parçasıdır. (kurumsal bloglar, konsept sahibi bloglar, PR blogları vs. dahil değil) Ancak her şeye rağmen okumayı kolaylaştıran, yazı alanının tasarım bütününden ayrıştığı, renklerin göz yormadığı tasarımlar tercih edilmelidir. Bloglar -genellikle uzun uzun- okumaya dayalı siteler oldukları için, tasarım üzerine bu konuda daha hassas davranmak gerek. İcabında da BlogDestek‘ten hizmet almak farzdır.
- Yorumlar da blogu tamamlayan öğeler arasındadır. İstisna olabilecek durumlar hariç, blog girdileri yoruma açık olmalıdır. Yazılan her yazı eleştirilebilmeli, kimi zaman kullanıcılarla geliştirilebilmelidir. Bir çok defa bir blog girdisinin yorumları, blog içeriğinin devamı niteliğini taşımıştır. Okuyucuya söz hakkı vermek, hem okuyucuya, hem de yazara keyif verir. Aman, eksik etmeyin.
- Kültür: Yazılı çizili kuralları olmasa, blog yazmak eşsiz özgürlükteki mecralardan biri de olsa, kendi içinde gelişmiş bir kültürü vardır. Bu mimlemekten, sözcükleri linklemeye kadar uzanır. Bir blogun kültüründen çok uzak kalması, bir insanın kültüründen uzak kalmasından çok farklı değildir. Uyulması gerektiğini düşünüyorum.
–
Mimi görünce aklıma gelen, önemsediğim bir kaç maddeyi böyle özetledim. Aslında her birinin altında yeni bir yazı konusu olabilecek kadar detay da yok değil. Sizin de ekleyeceğiniz varsa bu girdinin altına yorum olarak yazabilir ya da blogunuzda mime cevap verip yeni bir derlemeye yapabilirsiniz.
i love my blog
26 Nis 2009
Bu Pazar Sabahı ya da gecikerek Pazartesi günkü yazımın konusu belliydi: Anında Görüntü Şov (deneyimim.) Hafta içi (GoGoBaBa) abimden bir mail aldım. SanalCafe olarak, Fox TV’de yayınlanan Anında Görüntü Şov’un 4. sezon ilk programına konuk olabileceğimiz yazıyordu. İlgili kişilerin iletişim bilgilerini de bırakmış.
İlgili yeri arayıp, -sanırım yapımcı- Sera hanımla görüştüm ve 50 kişilik rezervasyon yaptırdım. Bu konuda yazacağım cümlelerin de kafamda yazılmış, sadece programı deneyimlemeyi bekler olduğunu söylemeliyim. Rezervasyonun 30 kişilik bölümünü SanalCafe’ye, 20 kişilik bölümünü FriendFeed’deki arkadaşlarıma ayırma gayretindeyim. Gerek SanalCafe’de 40 kişinin altında organizasyon yapmayıp, 90 kişiyi dahi gördüğümüzden; gerekse FriendFeed’deki kalabalıktan rezervasyonu nasıl arttırabileceğimi planlarken yeter ilgi görmedik. Rezervasyonu önce 30′a, sonra 15′e düşürmek zorunda kaldım.
Sera hanımı her iki defasında da gerçekten utanarak arayıp içten bir şekilde özür diledim. İşte, Pazar günkü yazım bu konudaki başarısızlığıma olan utancımı ve üzüntümü anlatarak başlayacak, Anında Görüntü Şov’daki keyfimi anlatarak devam edecekti. Ancak bu kadar lafı uzatırken yazdıklarımdan da anladığınız gibi, başka şeyler anlatacağım.
Kendi imkanlarımızla ayarladığımız servisle, programın başlamasına 1 saat kala Aydın Üniversitesi Florya Kampüsüne vardık. Büyük bölümü öğrencilerden oluşan ziyan bir kalabalık vardı. Neyse ki önceden, en ön sıralardan rezervasyonumuz vardı. Tekerlekli sandalye ile de geleceğimi belirmiştim. İlgileneceklerdi.
Nitekim biraz karmaşadan sonra birileri SanalCafe adına karşılık, yerimizin olduğunu ve VIP’den alınacağımızı duyurdu. Tabii ki bu konuda gurur duydum. Ancak 23.30′da (yayının da başlama saati) bekleme yaptığımız kantin kapandı ve nazikçe kovulduk.
Yayının yapıldığı salona ise, yayın başladığından kimse alınmadığı için yaygaralar koptu o kalabalıkta. Berk’in yaptığı bir kaç telefon görüşmesiyle kapılar SanalCafe için açıldı. Hiç tanımadığımız insanlar “ben de SanalCafe’denim” dedi, “yemedi”. Hemen ardından (arkadaşlarım harici) kimsenin yardım teklifi dahi olmadan tekerlekli sandalye ile iki kat aşağı indik. Salona girdik…
600 kişilik salonda tek bir boş koltuk yoktu! Dahası, koridordaki, koltuk aralarındaki insan sayısı da 50′nin üzerindeydi. Önceden ayrılmış, VIP’den gireceğimiz koltuklar çoktan dolmuş. Yapacak bir şey yok. “Reklam arasında yer ayarlarız” diyorlar ama, ordan 10 kişi kalksa pusuda bekleyen 50 kişi var. Kaldı ki biz bir arada olamadıktan sonra hiçbir anlamı da yok bu etkinliğin.
Salonda boş geçen bir 15 dakikanın ardından, çaresiz ayrıldık oradan.. Çıkarken de pek sakin olamayıp organizasyon ekibinden Elif hanım ile güzel bir ağız münakaşasına tutuştum. Elif hanım, arka kapıları hesap etmediklerini ve öğrencilerin okulu iyi bildikleri için böyle olduğunu iddia ediyor. Güvenlik ise böyle olmadığını.
Kim doğru söylüyor bilemem. Ancak son 5 yılda 85 civarı organizasyon düzenledik SanalCafe’de. Üyelerin düzenledikleri, bağımsız organizasyonlarla bu sayı 150′yi geçiyor. Ve bu organizasyonların 100 kadarında aktif rol aldım. Bir çoğunu bizzat ben organize ettim. Hem de şartlara rağmen tüm imkanlarımı kullanarak. Mutlaka ufak tefek aksilikler yaşadık. Ancak hiçbir zaman katılımcılara bu derece mahçup olmadım. Hiçbir zaman böyle kapı gibi ufak detayları ihmal etmedim. Koca bir yapım firması bunca deneyimden sonra bu hataya düşüyorsa, bu üzücüdür.
Bu yazıda Mahşer-i Çümbüş’ten ve hayranlık duyduğum, ülkemizde pek yeri olmayan “Yaratıcı Drama”dan da bahsetmek istiyordum. Ancak şu an hiçbir günahları olmayan bu yetenekli oyunculara karşı dahi önyargı kazandım.
Şu an organizasyon adına tek mutluluğum, beni üzen şeydir: 50 kişinin gelmemesi. Yoksa bu 50 kişiyi geri döndürürken daha çok utanacaktım..
Kişisel olarak “Tek mutluluğum” diyebileceğim şeyse Pelin. Bu organizasyonda aktif rolü olmamasına rağmen 3 sınavın üzerine bizim için deli gibi çırpındı. Kendisinden aldığım, elleriyle yapacağı mantı, çikolata gibi cazibeli yiyecekler de bu tanışmanın bonusu oldu. Orada söz veremesem de, ilk fırsatta onunla Fransız Kültür’e gitmek için fırsat kolluyorum bugün. Kendisiyle yapacağımız süper bir projeden hepinizi ayrıca haberdar edeceğim canlarım…
İşte böyle.. Karmaşık başlayan bir haftasonu böyle acımasızca ama her şeye rağmen içinde barındırabildiği bir güzellikle bitti…
22 Nis 2009
Televizyon izlemeyi tercih etmeyen biri olarak, özellikle yemek saatlerinde dizilere bakmanın kaçınılmaz olduğunu daha önce de yazmıştım. İzlediğim her bölümdeki saçmalıklardan da aslında ayrı bir yazı konusu çıkar. Ancak ben bu defa bu dizilerden çok denetleyicisi olan kurum RTÜK ile ilgili yazacağım.
Malum, son zamanlarda televizyonlarda bir blur modası var. Görülen her marka özenle biz anlamayalım da reklam olmasın diye blurlanıyor. Bir basın toplantısında konuşmacının yüzünü bazen zor seçiyor, eğer blurdan kaçan bir Y harfi olursa hemen Y…. diye tahmin edip seviniyoruz. Eh, buraya kadar çok saçma olsa da uygulama başarılı. (Bugün MythBusters’da bir şekeri tamamen blurladıklarından, deneyin sonucunu göremedim. Ürün de Türkiye’de olan bir şey değildi.)
Bazıları işi “Sanal Reklam”larla kotarsa da, Nokia sanıyorum bu işi en güzel şekilde başarıyor. Bir dizide çalan telefonların 7/10′u çok rahat Nokia Tune melodisi. Hepimiz tanıyoruz bunu ve 70 milyon, hep bir ağızdan “Aa, telefonu nokia” diyoruz. (gerçi şu sıralar iPhone daha seçilir amaa.) Nitekim SMS kampanyası duyuran reklam filmlerinin tümünde Nokia’nın var sayılan mesaj sesini duyup, matruşka reklamcılık ile yüzyüze geliyoruz.
İşte ben tam bu noktada, madem öyle, Nokia Tune de blurlansın diyorum…