6 Kas 2010
O demişti Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller diye. Çünkü yanlarında o vardı. Hiç yalnız bırakmadı kanser hastalarını. Çünkü biliyordu yenilebileceğini. Tam iki defa yenmişti kanseri. Ondan iyi kim bilebilirdi ki nasıl savaşılacağını, nasıl yenilebileceğini…
Davut Topcan bu yüzden motoruyla ülkeyi dolaştı. Bu yüzden blogunda anlattı tüm yaşadıklarını ve öğrendiği her şeyi. Belki hekimler bile onun kadar bilmiyordu bu hastalığı… Tüm sebebi de buydu belki üçüncü kez kansere yakalanmasının. Onun iki kez iyileşmesine, ulaşabildiği her kanser hastasına ve yakınlarına umut vermesine dayanamadı, son gücüyle yeniden saldırdı. Bu defa Davut’un da son gücüydü, çok direndi ama hayatta kalmayı başaramadı. Davut, ben bunları yazmadan birkaç saat önce aramızdan ayrıldı…
Her şeye rağmen bu bir yenilgi değildir. Bu kanserin galibiyeti de değildir. Davut son savaşı kazanamasa da iki kez gösterdi nasıl kazanalacağını. Tüm bildiklerini anlattı ondan sonra geleceklere. Bu savaş bitmedi. Mücadele sürecek…
Davut’un ölümüne üzülmüyorum. O öyle yaşadı ki; dünya üzerindeki varlığı ondan kat kat fazla olanlar onun kadar dolu dolu, umut verici yaşayamıyor. O ölümün kucağında bile akla gelmez işler yapan, hayatına ara vermeyen bir adamdı. Hani unutuplup, arkasından kötü konuşulup vakti geldiğinde “iyi bilirdik” denenler var ya; Davut için herkes yaşarken “iyi bildiğini” söyledi. Hem arkasından, hem yüzüne…
Üzülmüyorum ama… Acıtıyor be… Daha doğru tabiri ile “koyuyor”. Daha Otuzuna gelmemiş bir adam; akranım. Birbirimizi geç tanısak da yollarımız az kesişmemiş. Yaptığı çok şey vardı ama bitiremediği şeyler de az değil. Yarım bıraktıkları kendi için değil, yine kanser hastalarına umut olsun diye… Şimdi onsuz nasıl olacak bilmiyorum…
Acıtıyor çünkü tam anlamıyla “dağ gibi” denecek bir adam, karşımda gülerek “ben kanseri yendim, n’aaber” diye eğleniyordu. Hani bilmesen, “hade len ordan, sen grip bile olmamışsın” dersin. Üçüncü kere kansere yakalandığında da öyleydi. Dimdik karşımda. Ben ölümün kıyısında bu adamla bir hastane odasında eğlenerek sohbet ettim. O da eğleniyordu zaten. İşte bu acıtıyor…
Son günlerinde öyle değilmiş ama… Burda tarif etmeyeceğim nahoş bir biçimde yatıyormuş aynı hastane odasında, yatağında. Öyle görmeye cesaret edemediğimden de yanında olamadım o günlerde… Görmek bi yana, onu o halde düşlemek bile mümkün değil. Göremedim… Bilmiyorum iyi mi yaptım, kötü mü… Ama ben bu acıyı ilk kez yaşamıyorum. Her şey daha 9 yaşımda, babamın ölümüyle başladı. Yanımda ölen hastalarla aynı odada yattım. Şimdi Davut nasıl onlar gibi görünebilirdi ki?..
Her neyse; Cennet ya da Cehennem’e inanmadığım bilinir. Yine de bazılarının arkasından derim, “eğer gerçekten varlarsa, o şimdi Cennet’de…” Davut için fazlası var; O şimdi aynı umudu Cennet’den uzatıyor ihtiyacı olanlara… Biliyorum, Davut’u göremeseler de hepsi hissedecekler bunu…
26 Eki 2010
Başlık biraz enteresan oldu ama durumu da daha iyi ifade edecek bir cümle kuramadım. İşin aslı şu; oldukça ihmal ettiğim diş sağlığımı daha fazla riske atmamak için 2 hafta kadar önce dişçiye gittim. Öncelikli olarak ağrımaya başlamış iki dişimle ilgilenmemiz gerekiyordu. Önce biri için kanal tedavisi, diğeri içinse dolgu kararı çıktı. Bir iki dakika sonra dolgucu dişim kıskançlık gösterisi yapıp, “buna da kanal tedavisi” dedi.
Geçen sene Diş Sorunsalı başlığı ile yine bir kanal tedavisi hikayemden sözetmiştim. O yazıda henüz ilk gece yaşadığım sorundan bahsetmiştim. Devamında, muhakkak benim de ihmalkarlığımla ama bir o kadar da incelen dişe hekimin kaplama yapmaması üzerine dişimi tamamen kaybetme noktasına geldim. Yakın zamanda çekilecek o diş…
Konu bu değildi tabii. Hal böyle olunca, daha çok ilgili ve özenli çalışacak, hijyen açısından da daha temiz bir dişçi bulmaya karar verdim. Başarılı da olduğumu sanıyorum onu bulmakta. İki dişin kanal tedavisinde ilk seans bir saatten uzun sürdü. İkinci seans ise yarım saatten biraz fazla. Bu süreler tabii bir yandan da ağzımı açık tuttuğum süreye eşit. Sorun da bu noktada başlıyor.
Hekimin iki eli de ağzımda. Bir elinde aynası, bir elinde dişe işlem yaptığı cihaz. Bir köşede de tükürük emici… Kimi zaman dudağımla dişim arasında kalınca bir pamuk parçası. Tedavinin bir kısmında ise hiçbir işlem yapılmasa dahi ağzımı kapatmamam gerekiyor. Ben tam da bu şartlar altındayken hekim sürekli bir şeyler soruyor. “Acıyor mu?” gibi tedaviye yön verebilecek sorulardan arta kalanların hepsi “ıvır zıvır” niteliğinde, ancak boş bir geyik halinde diyalog malzemesi olacak türden. Soruların hiçbirine bu halde cevap vermem mümkün değil. O da biliyor olacak ki “bunları aklında tut, sonra cevaplarsın” diyor. Yine de cevapsız bırakıyorum.
Bir ihtimal beni rahatlatmaya çalışıyor. Ancak acım yok, hiçbir şeyden şikayet etmiyorum ve rahat çalışması için uğraşıyorum. Öyle ki, o sıkılıp “yorulmuşsundur, dinlen biraz” deyip kısa süre duruyor. Böyle bir rahatlama çabasına ihtiyaç yok. Diğer bir ihtimalse tek amacı üzerimde kurduğu geçici iktidarı kullanarak benimle dalga geçmek. İçinden “hahah nasıl da esir aldım, cevap da veremiyorsun…” deyip gülüyor olmalı.
Neden böyle bir sorguya maruz kalıp sinirimin bozulduğunu anlamıyorum. Sadece iyi bir tedavi süreci geçtiği için mutluyum…
4 Eki 2010
Digital Age dergisinin sevilen yazarı Dijilay Abla, köşesinde blog tanıtımlarına da yer vermeye başladı. Dijital dünyanın dertli bünyelerine pratik çözümleriyle derman olan, teknoloji dünyasının en bilge ablası Dijilay Abla Ekim sayısında da benim blogumdan sözetmiş. Hiç haberim yokken bu sürprizle karşılaşmak oldukça da mutluluk verici. Teşekkürler…
1 Eki 2010
Buraya sadece bir günümün özetini de yazsam, saçma bir anı da paylaşsam veya karşılaştığım sorunların çözümününden bahsedip, kendimce olan biteni de yorumlasam okur kişiyi unutmamaya ve ona hitap etmeye özen gösterdim. Bugün ise muhattabım daha çok blogun kendisi olacak. Ya da ben yine ortaya anlatayım, blog üzerine alınsın. Hoş, alınacak ne varsa?..
Blogumda en azından haftada 2 yazı yazma çabam var. Bazen bu sayı artıyor, bazen de daha seyrek yazıyorum. Kimi zamansa şu dönem olduğu gibi döngü başa sarıyor ve ayda bir yazı dahi yazmış olmuyorum. Garip… Bloguma karşı bir tür suçluluk duygusu hissediyorum. Paylaşmamız gereken çok şey var. Bloguma karşı bir sorumluluğum, yazmaya ise bir tutkum var. Yine de bunların yetmediği zamanlar oluyor.
Bu yazıyı da “belki bir başlangıç olur” düşüncesi ile yazıp bloguma iç açıyorum. Döngü dedim ya; öyle bir şey ki bu, -daha önce de bahsetmişimdir ve bahsedeceğimdir- yazacak hiçbir şeyim kalmamış veya yazacak hiçbir şey yaşamıyormuşum gibi hissediyorum. Ne anlatacağımı bilemiyorum. Anlatmaya kalksam, nasıl olacağını da.
Böyle oldu mu başka şeylerden bahsetmek de keyif vermiyor. Ne yazsam eksik, anlamsız, tatsız, tutsuz görünüyor gözüme. Bırakıyorum, olmuyor… İşte böyle olunca, yaşamayınca ya da öyle olduğunu düşününce, düşünce, düşe kalka… Yazamıyorum. Gariptir, yazmayınca da yaşamıyorum. Yaşabilemiyorum, yaş bilemiyorum, bilemeyince de köreliyorum, kör eliyorum.. Kör elenir, bademin gözü olur; ben yine de yazamıyorum…
içses: evet, iyi başladım be!