Nokia N8 deneyimi – Başlarken

İletişim ajansı Marjinal sayesinde Nokia’nın yeni cihazını inceleyebilmem için elime ulaştı. Öncelikle bir süredir takip ettiğim bu cihazla beni buluşturdukları için teşekkür etmeliyim.

Cihaz dün, akşam saatlerinde elime ulaştı. Geçen bir günlük sürede neredeyse vasat bir kullanıcı gibi, sadece temel opsyonlarını kurcaladım. (çaktırmadan hemen her şeyine göz ucuyla da baktım) Buna telefona alışmak, benimsemek ve zorlamadan önce kendimi sevdirmek için hoş görünmek de diyebiliriz. Bu nedenle bu yazı bir inceleme yazısı olmayacak. Telefonu kurcaladıkça hakkında bir iki yazı daha muhakkak yazacağım fakat evvelinde birkaç görüş de paylaşmak istedim.

Geçmişte çeşitli sebeplerle farklı telefonlar kullanmış olsam da bir noktadan sonra tek tercihim Nokia oldu ve başka telefonlara hiç yanaşmadım. Nokia bana diğer telefonların sunduğu her şeyi daha büyük bir kalite, daha şık cihazlarla sunuyordu. Symbian işletim sistemi ise diğerlerinin arasında en iyisiydi. Gözüm kapalı kullanabilir hale gelmiştim. Kullanımı kolay bir navigasyonu vardı. Telefonla yapabileceklerim de belliydi. Sesli görüşme, SMS, hesap makinesi ve birkaç oyun…

Ancak telefon dünyası, bilgisayarlaşma yolunda öyle bir evrildi ki; artık kurallar da değişti. Özellikle piyasaya iPhone (iOS)’un ve ardından Android’in girmesiyle yeni bir yol buldu kendine. Artık cihazın (donanımın) ve cihaz markasının çok fazla önemi kalmadı. Yeterince hafıza, yazılım tarafını destekleyecek yeter RAM ve işlemci yeterli. Bazıları için bir de kamera hala önemli.

Artık cihazdan önemlisi, işletim sisteminin kararlı ve hızlı çalışması; aynı zamanda güçlü bir uygulama desteğinin olması. Yani telefon kolayca edindiğim uygulamarla hemen her işimi görecek. Bunu yaparken de arayüz, hız, navigasyon gibi detaylarda canımı sıkmayacak, aksine keyif verecek. Bunu sağlayan cihazı almayı tercih eder olduk. Hatta kimi “hack” yöntemleriyle istediğimiz işletim sistemlerini farklı cihazlara kuruyoruz.

Ben de telefonu kurcalarken, donanımı önplanda tutmadan bana sağladığı yazılım gücünü incelemeye çalışacağım. Nokia N8 yeni bir işletim sistemi olmasa da bilinen işletim sisteminin yeni bir versionu ile geliyor: Symbian 3. Bu işletim sisteminde hem bir optimizasyona gidilmiş, hem de yeni nesil dokunmatik cihazlar için (N8 öyle bir cihaz) birtakım düzenlemeler getirilmiş, Symbian 2’nin eksikleri tamamlanmış. Yeterliliği konusunda henüz bir fikrim yok.

Her ne kadar bu düşüncelerle bir test sürüşü yapacak olsam da; kamerası, ekranı, ses gücü, dokunmatik hassasiyeti, HDMI çıkışı vb. detaylardan da tabii ki bahsedeceğim. Özellikle kamerasının oldukça dikkat çekici olduğunu şimdiden söyleyebilirim.

Şimdi çayımı içip, N8’imde biraz daha Angry Birds oynama zamanı!

Aralık 11 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori İnceleme
Yorumlar 1 Yorum
Etiketler , , ,

İnternete girmiyorum

İnternet zararlı mı değil mi durmadan tartışıyoruz. Birileri internetin faydalarından bahsedip “kullanın” diyor. Birileri ise internetin zararlarını sıralayıp, “sakın ha!” diyor. “Girecekseniz bile dikkatli olun; kurda kuşa yem olursunuz…” İnternette elbette faydalı içerik de zararlı içerik de var. Zaten interneti oluşturan ayrı bir topluluk yok. Sokaktaki insan oluşturuyor bu içeriği. Bırakın İnternet Düşmanlığını başlıklı yazımda da bundan sözettim. Zararlı içeriğe erişenlerse, yine bunu tercih eden sokaktaki insandır. İnternet kimsenin önüne istemediğini koyacak bir yapı değildir.

Anlatacağım bu değildi tabii. Birileri internete girmeyin diyor. Ben internete girdiğim günleri hatırlayıp, zaten artık internete girmediğimi farkediyorum. Yazacaklarımı interneti biraz eskiden bilenler tabii şaşırmayacak. Ancak kardeşime anlatınca mesela, şaşırıyor. Ona “ilk hard disk’im kapasitesi cebindeki flash bellek kadardı” demem, birilerinin bana “eskiden televizyon yoktu. Geldiğinde de tek kanal, akşam yayın yapardı.” demesi gibi bir şey. Kardeşimin yaşı zaten vakitleri görmesi için ufak. Fakat koca koca adamların bu süreci görmemesi beni şaşırtıyor.

On yıldan fazla oldu bilgisayar sahibiyim. Biliyorum, ilk bilgisayarına daha benim doğduğum yıllarda sahip olanlarınız da vardı. O ilk bilgisayarımın sesi, cd-rom sürücüsü ve interneti yoktu. Disketle kurulmuş 2 oyun harici ya Solitaire oynar ya da Paint’de bir şeyler çizemezdim. Bir yıl sonrası, artık bana internetten sözeder oldular. Girmemi istediler ve akrabalarımın maddi-manevi desteği ile bir cd-rom sürücü, bir ses kartı, bir internet ve o internete girebilmek için bir modem satın aldık.

Modem’im 33.600k destekleyen, Conextant chipset’li internal bir karttı. Önceki cümlede yazdığım detaylardan ise o yıllarda bihaberdim. İnternet’i Superonline’dan almıştık. O zamanlar Windows’un dial-up tool’unu da bilmiyorum. Superonline’ın internete girmek için bir programı var. Önce yeni cd-rom sürücümle onu kurduk. Sonra her internete girmek istediğimde o programı kurcalamam gerekti. İnterneti aldığımda verilen kullanıcı adı ve parola da bu programa kayıt edildi.

Her şey bu kadar basit de kurgulanmamıştı. Modem denilen cihaz, internete girmek için Superonline’a ait 0822 alan kodlu bir numara çeviriyordu. Bu özel hat sabit telefon görüşmesinden ucuz olsa da, her gün 1-2 saat internete girmek telefon faturasının  iki katına çıkmasına sebep oluyordu. Yani artık hem internete (Superonline’a) hem de internete girdiğim için telefona para ödüyordum. Üstelik, telefon hattını modem kullandığı için ben internete girince telefonu da kullanamıyorduk. Kullanırsak da internet kesilirdi. Hoş, hiç 1 saat kesilmeden kaldığı da olmazdı.

Şartlar böyle olunca, ben bir de ailemden internete girmek için izin isterdim. Hem telefon faturasını kabartacağım hem de telefonu esir alacağım 1-2 saat için. Bu arada, dedim ya ilk modemim 33.600k idi. Superonline’ın bana verdiği hız ise maksimum 28.800’dü. Şu an TTnet’in verdiği en düşük hız, bunun 36 katı. Değişmeyen tek şey ise pahalılığı oldu.

Bugüne gelecek olursak; evimde yine bir modem var. Buna bağlı bir de telefon kablosu. Hepsi bu! Yalnızca internet için -hala yüksek meblağlarda- ücret ödüyorum. Telefon ise özgür. Bilgisayarımın güç tuşuna bastığım anda, zaten hali hazırda varolan interneti kullanaya başlıyor. Dahası internet artık yalnızca evimizde değil; sokaklarda, caddelerde, kafelerde… Adım attığımız her yerde var.

Ve yine dahası; önceden yalnızca bilgisayarımızda olan internet bugün bir kabloya dahi ihtiyaç duymadan telefonumuzda, tabletlerimizde hatta televizyonlarımızda var. Yarın buzdolabımızda bile olacak ve seçtiğimiz ürünler tükendiği an markete otomatik sipariş verir hale gelecek. Bir evdeki tüm cihazlar birbiriyle internet üzerinden konuşup anlaşabiliyor olacak. Televizyonumuz, kahve makinemizdeki taze kahve bardağa dolduğu an evdeki kablosuz ağ sayesinde haberdar olacak ve 2 dakika sonra, -cep telefonundan önceden seçtiğimiz filmi- IP TV üzerinden oynatmaya başlayacak.

Biz hiç internete girmeyeceğiz; internet elektrik gibi çevremizde olacak.
… Ya da internet hizmetini tamamen kaldıracaklar…

Aralık 09 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Yorumsal
Yorumlar 2 Yorum

Analytics: Hemen Çıkma Oranı ve 00:00 görünmesi

Blogumun istatistiklerine Google Analytics üzerinden baktığım zaman, bazı yazıların yalnızca 00:00:00 dakika okunmuş olduğunu görüyorum. Bir şekilde siteye girip anında çıksa dahi 1 saniye yazması gerekiyordu. Ha keza istatistiklerde 00:00:01 gibi süreler de yok değil.  Bunun üzerine neden böyle olduğunu araştırmaya çalıştım. Mesele, Google’ın sitede geçirilen süreyi ölçüm biçimi ile ilgiliymiş.

Analytics kodunuzun yerleştirildiği web sitenizde -veya blogunuzda- bir sayfa ziyaret edildiği zaman sayaç işlemeye başlıyor. Ne zamanki ziyaretçi 2. bir sayfaya geçiş yapıyor, önceki sayfada kalınan süre kaydediliyor ve yeni ziyaret edilen sayfa için süre işlemeye devam ediyor. Ziyaretçi sayfada 1 saniye de kalsa, 10 dakikada kalsa son ziyaret edilen sayfada geçirilen süre 00:00:00 olarak gözüküyor. Bu konuda İngilizce bir makaleye şuradan ulaşabilirsiniz. Devamını oku →

Kasım 25 / 2010
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 1 Yorum

Dekatlon Buzz: Sandık Açıldı

Bugün Dekatlon Buzz aracılığı ile bir paket, daha doğrusu hazine sandığı aldım. Tutku dolu  ama şifreli bir sandıktı bu.  Şifreyi çözmek için de “tek şansın en değerli hazinen blogun” demişler. Açana kadar onlarca şifre denedim ve nihayetinde yardımla da olsa şifreyi çözdüm. Sandıktan 40 paket Eti Tutku ile çıkan not ise 24 Kasım’da başlayacak ve şu an ne olduğunu bilmediğim bir oyuna davet ediyordu.

Sandığa ait fotoğrafları aşağıda bulabilirsiniz.

Konu her ne kadar Eti olsa da ben marka yerine markanın sosyal medyadaki işlerini yürüten Dekatlon Buzz hakkında yazmak istiyorum.

Sektörde ne kadar yeniler bilmiyorum ancak ben adlarını 2 aydır duyuyorum Dekatlon Buzz‘un. 2 ayda art arda 3 başarılı iş yaptığını gördüm. Bunlardan 2’sine ben de dahil oldum.

Gördüğüm ilk işleri Nescafe‘ydi. Yeni ürünleri Greenblend, Vitalift ve Lift-aktif’in tanıtımı için kadın blog yazarlarına ürünü içeren, kahve çekirdekleriyle dolu birer paket yollamışlar. Bir de bu yazarları ürün lansmanı ile ilgili bir etkinliğe davet edip götürmüşler. Çok sıradan bir kampanya olsa da bu, sosyal medyada gereğinden fazla dikkat çekip *spam*e dönüşmemesinden (var öyle işler de), paketteki kıskandırıcılığa ya da organizasyon detaylarına kadar başarılıydı. Etkinlikte kahveye dair verilen bilgiler, markadan bağımsız olarak bloglarda paylaşılacak nitelikteydi. Ben hazır kahvelerden pek hazetmeme rağmen, merakla izledim. Organizasyonun detaylarını Burcu Tüzün’ün buradaki yazısında, kahve hakkında öğrendiklerini ise şuradaki yazısında okuyabilirsiniz. Devamını oku →

Kasım 09 / 2010
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 1 Yorum

Her şeye rağmen… Yalnız değildi

O demişti Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller diye. Çünkü yanlarında o vardı. Hiç yalnız bırakmadı kanser hastalarını. Çünkü biliyordu yenilebileceğini. Tam iki defa yenmişti kanseri.  Ondan iyi kim bilebilirdi ki nasıl savaşılacağını, nasıl yenilebileceğini…

Davut Topcan bu yüzden motoruyla ülkeyi dolaştı. Bu yüzden blogunda anlattı tüm yaşadıklarını ve öğrendiği her şeyi. Belki hekimler bile onun kadar bilmiyordu bu hastalığı… Tüm sebebi de buydu belki üçüncü kez kansere yakalanmasının. Onun iki kez iyileşmesine, ulaşabildiği her kanser hastasına ve yakınlarına umut vermesine dayanamadı, son gücüyle yeniden saldırdı. Bu defa Davut’un da son gücüydü, çok direndi ama hayatta kalmayı başaramadı. Davut, ben bunları yazmadan birkaç saat önce aramızdan ayrıldı…

Her şeye rağmen bu bir yenilgi değildir. Bu kanserin galibiyeti de değildir. Davut son savaşı kazanamasa da iki kez gösterdi nasıl kazanalacağını. Tüm bildiklerini anlattı ondan sonra geleceklere. Bu savaş bitmedi. Mücadele sürecek…

Davut’un ölümüne üzülmüyorum. O öyle yaşadı ki; dünya üzerindeki varlığı ondan kat kat fazla olanlar onun kadar dolu dolu, umut verici yaşayamıyor. O ölümün kucağında bile akla gelmez işler yapan, hayatına ara vermeyen bir adamdı. Hani unutuplup, arkasından kötü konuşulup vakti geldiğinde “iyi bilirdik” denenler var ya; Davut için herkes yaşarken “iyi bildiğini” söyledi. Hem arkasından, hem yüzüne…

Üzülmüyorum ama… Acıtıyor be… Daha doğru tabiri ile “koyuyor”. Daha Otuzuna gelmemiş bir adam; akranım. Birbirimizi geç tanısak da yollarımız az kesişmemiş. Yaptığı çok şey vardı ama bitiremediği şeyler de az değil. Yarım bıraktıkları kendi için değil, yine kanser hastalarına umut olsun diye… Şimdi onsuz nasıl olacak bilmiyorum…

Acıtıyor çünkü tam anlamıyla “dağ gibi” denecek bir adam, karşımda gülerek “ben kanseri yendim, n’aaber” diye eğleniyordu. Hani bilmesen, “hade len ordan, sen grip bile olmamışsın” dersin. Üçüncü kere kansere yakalandığında da öyleydi. Dimdik karşımda. Ben ölümün kıyısında bu adamla bir hastane odasında eğlenerek sohbet ettim. O da eğleniyordu zaten. İşte bu acıtıyor…

Son günlerinde öyle değilmiş ama… Burda tarif etmeyeceğim nahoş bir biçimde yatıyormuş aynı hastane odasında, yatağında. Öyle görmeye cesaret edemediğimden de yanında olamadım o günlerde… Görmek bi yana, onu o halde düşlemek bile mümkün değil. Göremedim… Bilmiyorum iyi mi yaptım, kötü mü… Ama ben bu acıyı ilk kez yaşamıyorum. Her şey daha 9 yaşımda, babamın ölümüyle başladı. Yanımda ölen hastalarla aynı odada yattım. Şimdi Davut nasıl onlar gibi görünebilirdi ki?..

Her neyse; Cennet ya da Cehennem’e inanmadığım bilinir. Yine de bazılarının arkasından derim, “eğer gerçekten varlarsa, o şimdi Cennet’de…” Davut için fazlası var; O şimdi aynı umudu Cennet’den uzatıyor ihtiyacı olanlara… Biliyorum, Davut’u göremeseler de hepsi hissedecekler bunu…

Kasım 06 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Yorumsal
Yorumlar 2 Yorum

Sorgusal diş tedavisi

Başlık biraz enteresan oldu ama durumu da daha iyi ifade edecek bir cümle kuramadım. İşin aslı şu; oldukça ihmal ettiğim diş sağlığımı daha fazla riske atmamak için 2 hafta kadar önce dişçiye gittim. Öncelikli olarak ağrımaya başlamış iki dişimle ilgilenmemiz gerekiyordu. Önce biri için kanal tedavisi, diğeri içinse dolgu kararı çıktı. Bir iki dakika sonra dolgucu dişim kıskançlık gösterisi yapıp, “buna da kanal tedavisi” dedi.

Geçen sene Diş Sorunsalı başlığı ile yine bir kanal tedavisi hikayemden sözetmiştim. O yazıda henüz ilk gece yaşadığım sorundan bahsetmiştim. Devamında, muhakkak benim de ihmalkarlığımla ama bir o kadar da incelen dişe hekimin kaplama yapmaması üzerine dişimi tamamen kaybetme noktasına geldim. Yakın zamanda çekilecek o diş…

Konu bu değildi tabii.   Hal böyle olunca, daha çok ilgili ve özenli çalışacak, hijyen açısından da daha temiz bir dişçi bulmaya karar verdim. Başarılı da olduğumu sanıyorum onu bulmakta. İki dişin kanal tedavisinde ilk seans bir saatten uzun sürdü. İkinci seans ise yarım saatten biraz fazla. Bu süreler tabii bir yandan da ağzımı açık tuttuğum süreye eşit. Sorun da bu noktada başlıyor.

Hekimin iki eli de ağzımda. Bir elinde aynası, bir elinde dişe işlem yaptığı cihaz. Bir köşede de tükürük emici… Kimi zaman dudağımla dişim arasında kalınca bir pamuk parçası. Tedavinin bir kısmında ise hiçbir işlem yapılmasa dahi ağzımı kapatmamam gerekiyor. Ben tam da bu şartlar altındayken hekim sürekli bir şeyler soruyor. “Acıyor mu?” gibi tedaviye yön verebilecek sorulardan arta kalanların hepsi “ıvır zıvır” niteliğinde, ancak boş bir geyik halinde diyalog malzemesi olacak türden. Soruların hiçbirine bu halde cevap vermem mümkün değil. O da biliyor olacak ki “bunları aklında tut, sonra cevaplarsın” diyor. Yine de cevapsız bırakıyorum.

Bir ihtimal beni rahatlatmaya çalışıyor. Ancak acım yok, hiçbir şeyden şikayet etmiyorum ve rahat çalışması için uğraşıyorum. Öyle ki, o sıkılıp “yorulmuşsundur, dinlen biraz” deyip kısa süre duruyor. Böyle bir rahatlama çabasına ihtiyaç yok. Diğer bir ihtimalse tek amacı üzerimde kurduğu geçici iktidarı kullanarak benimle dalga geçmek. İçinden “hahah nasıl da esir aldım, cevap da veremiyorsun…” deyip gülüyor olmalı.

Neden böyle bir sorguya maruz kalıp sinirimin bozulduğunu anlamıyorum. Sadece iyi bir tedavi süreci geçtiği için mutluyum…

Ekim 26 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok