Digital Age dergisinde, Dijilay Abla köşesindeyim

Digital Age dergisinin sevilen yazarı Dijilay Abla, köşesinde blog tanıtımlarına da yer vermeye başladı. Dijital dünyanın dertli bünyelerine pratik çözümleriyle derman olan, teknoloji dünyasının en bilge ablası Dijilay Abla Ekim sayısında da benim blogumdan sözetmiş. Hiç haberim yokken bu sürprizle karşılaşmak oldukça da mutluluk verici. Teşekkürler…

(fotoğrafa tıklayarak daha büyükçe de görebilirsiniz.)
Ekim 04 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok

Meraba blog

Buraya sadece bir günümün özetini de yazsam, saçma bir anı da paylaşsam veya karşılaştığım sorunların çözümününden bahsedip, kendimce olan biteni de yorumlasam okur kişiyi unutmamaya ve ona hitap etmeye özen gösterdim. Bugün ise muhattabım daha çok blogun kendisi olacak. Ya da ben yine ortaya anlatayım, blog üzerine alınsın. Hoş, alınacak ne varsa?..

Blogumda en azından haftada 2 yazı yazma çabam var. Bazen bu sayı artıyor, bazen de daha seyrek yazıyorum. Kimi zamansa şu dönem olduğu gibi döngü başa sarıyor ve ayda bir yazı dahi yazmış olmuyorum. Garip… Bloguma karşı bir tür suçluluk duygusu hissediyorum. Paylaşmamız gereken çok şey var. Bloguma karşı bir sorumluluğum, yazmaya ise bir tutkum var. Yine de bunların yetmediği zamanlar oluyor.

Bu yazıyı da “belki bir başlangıç olur” düşüncesi ile yazıp bloguma iç açıyorum. Döngü dedim ya; öyle bir şey ki bu, -daha önce de bahsetmişimdir ve bahsedeceğimdir- yazacak hiçbir şeyim kalmamış veya yazacak hiçbir şey yaşamıyormuşum gibi hissediyorum. Ne anlatacağımı bilemiyorum. Anlatmaya kalksam, nasıl olacağını da.

Böyle oldu mu başka şeylerden bahsetmek de keyif vermiyor. Ne yazsam eksik, anlamsız, tatsız, tutsuz görünüyor gözüme. Bırakıyorum, olmuyor… İşte böyle olunca, yaşamayınca ya da öyle olduğunu düşününce, düşünce, düşe kalka… Yazamıyorum. Gariptir, yazmayınca da yaşamıyorum. Yaşabilemiyorum, yaş bilemiyorum, bilemeyince de köreliyorum, kör eliyorum.. Kör elenir, bademin gözü olur; ben yine de yazamıyorum…

içses: evet, iyi başladım be!
Ekim 01 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok

Anayasa referandumunu oyladım

Birkaç gün daha dayansam bir ay olacaktı bloguma yazı yazmadığım süre. Oluyor bazı zamanlar böyle, yazacaklarım bitiyor ya da anlatacak sözcükleri seçmekte güçlük çekiyorum. Bu yüzden belki biraz sessiz kalmak da güzel.

Bugün sessizliğimi bozan şey ise yeni Anayasa için referandumda oy kullanmam oldu. Süreç boyunca hayır oyu vereceğimi gizlemedim. Beni tanıyanlar için de oyumu tahmin etmek güç değildi. Buna rağmen hiçbir evet-hayır tartışmasında yer almamaya özen gösterdim. Oyum “hayır”dı ancak hiçbir zaman “hayırcı” olmadım ve kimseye “evetçi” demedim. Çünkü bu yeni bir bölünmenin de başlangıcıdır.

Açıkçası kimin ne oy kullandığı ile de ilgilenmiyorum. Kimseyi de verdiği oydan dolayı yargılayamam. Bu noktada tek endişem bilerek oy vermiş olması. Hayır kararını vermeden evvel yeni Anayasa taslağını, karşılaştırmaları okudum. Zaman ilerledikçe her iki cephede hukukçuların görüşlerini de takip ettim; “neden evet” ve “neden hayır” kitapçıklarına gözattım. Tabii ki tüm bunları kendi siyasi görüşüm, hukuk anlayışım, devlete bakışımla da bir araya getirdim ve kararımı verdim.

Fakat kararınızı etkileyen “tuttuğunuz” siyasi parti, başbakanın televizyonlarda boy göstermesi, etrafta gördüğünüz billboard’lar, gazete ilanları, iftar yemekleri ya da Sezen Aksu veya Fazıl Say’ın açıkladığı oyları ise ters giden bir şeyler vardır. Çok tartışma, çok açıklama, çok magazin gördüm. Ancak pek azında bağımsızca maddelerin değerlendirildiğine şahit oldum. Hatta hiç kimsenin tarafsızca maddeleri değerlendirip, “bakın bu maddenin anlamı bu. Böyle istiyorsan evet,  istemiyorsan hayır demelisin” dediğini görmedim.

Benim öncelikli hayır deme sebebim, o çok tartışılan iki madde idi. “Beni yargılayacak adamı ben seçerim” cümlesi ile özetlediğim Anayasa değişikliğini kabul edemiyorum. Özellikle bir yandan Cumhurbaşkanlığı “seçmeleri”, bir yandan genel seçimler yaklaşırken. Bir yandan da Başbakan 13 Eylül hazırlaklarına başlayacakları yeni Anayasa’dan ya da istedikleri başkanlık sisteminden sözederken.

Anayasa’lar halkın bir takım hak ve özgürlüklerini oluşturmak ve korumak için vardır. Liderlerin hak ve özgürlüklerini kendi kendilerine arttırmaları için değil.

Bunlarla birlikte bu Anayasa pakedinde,

– Kadınlar için bir değişiklik yoktu.
– Eşcinseller için bir değişiklik yoktu.
– Engelliler için bir değişiklik yoktu.
– İşçiler için bir değişiklik yoktu.
– Emekliler için bir değişiklik yoktu.
– Memurlar için bir değişiklik yoktu.
– Çocuklar için bir değişiklik yoktu.

İşte tüm bu eksiklerle, olmamış bir Anayasa olduğu için bile hayır oyu vermeyi tercih ettim. Evet, yukarıdaki maddelerin bazıları için ufak değişiklikleri görmedim değil. Ancak tartışılan iki maddenin değişikliği tüm ülke yönetimini değiştirebilecekken, listelediğim konularda -sadece bazıları-  yapılan değişiklikler neredeyse evet de dense hayır da dense hiçbir şeyi değiştirmeyecek düzeydedir.

Üstelik bu değişiklikler hazırlanırken listelediğim grupların hiçbirinin fikri ve önerileri -STK’lar vasıtası ile- (2 günlük süre hariç) alınmamıştır. Bu Anayasa iktidarın kendi takdiridir. Takdiri ilahi midir, bilmiyorum?..

Yukarıda maddelediklerim arasında engelliler vardı. Ben de onlardan biriyim. Geçen yerel seçimlerde ilk kez ve zor şartlar altında oy kullanıp, Engelliysen oy kullanma başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu referandum oylaması da farklı geçmedi.

Önce polisler “yukarı çıkarırız” dedi, sonra yan çizdi. Sonrasında annem yukarı çıkıp durumu izah ettiğinde, “o zaman oy kullanmasın” yanıtını almış. Bir görevli aşağı indi, “aslında bunlar için aşağıyı yapmalıydık” dedi. Dedi ama yine sonuç yok… Annem yukarıdayken, arkamdaki iki kişi de dalga geçiyordu, “sandığı aşağı indirelim, bohoaoha..  olur mu lan öyle şey? hahah” Tepki göstermedim. Derken Yunus’lardan biri yanımıza geldi. “Biz çıkarırız” dedi. Diğer polis memurlarını da iteledi ve oyumu yerinde kullanabildim. Ha, bugün o okuldan hiçbir şekilde oyumu kullanmadan zaten çıkmayacaktım. Ancak bu şekilde halletmek daha kolay oldu.

İşte, engelli olduğum için “vatandaş” olarak görevimi yerine getirmeme izin vermeyen zihniyet için de hayır dedim…

Eylül 12 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 2 Yorum

Şişhane metrosu asansör çıkışı

Dün vaktimin bir kısmını Taksim‘de geçirdim. Hem birkaç yeni yüzle tanışacaktım, hem de hayatıma küçük, yeni bir deneyim katacaktım. Bu nedenle sabah saatlerinde arkadaşım Berna ile Cevahir’de buluşup, hızlı bir kahvaltı süreci geçirdik ve yola koyulduk.

Taksim’de, Tünel taraflarında olmam gerekiyordu. Bu nedenle en ideal ulaşım biçimi Şişhane metrosudur. Taksim-Şişhane metrosu pek hızlı olmasa da yazın sıcaktan, kışın soğuktan ve her daim İstiklâl kalabalığından koruyarak Tünel’e ulaştırıyor. Benim için tekerlekli sandalyemin akülerini de koruyarak bonus puanları da toplamayı başarıyor aslında.

Şişhane istasyonunda indirdiğimizde, hemen hemen indiğimiz kapının karşısında kalan asansöre binip yukarı çıktık. Gişelerden geçip ikinci asandöre doğru yol aldık. Ancak her şey bir tuhaf görünüyor bana. Geçtiğimiz yerler tamamen yabancı. Oysa defalarca kullandım buraları. İkinci asansörde kapı açıldığında ise, “burası değil” dedim. Yanlış yerdeydik…

Şişhane metrosunun en güzel özelliği görme engelliler için değnekle kullanabilecekleri ve doğrudan asansörlere ulaştıran yollar döşeli olması. Ben de ikinci bir asansör olduğunu bilmeden bu yolları takip ediyordum. Bir kat aşağı dönüp görevliye sorduğumuzda, “diğer tarafta” cevabını aldık. Katta başka asansör olmayınca peron katına da yeniden indik.

Peron katında, koridorun diğer ucunda bir başka asansör daha vardı, İstiklâl caddesi  yönüne çıkan. Bu asansörü kullanarak yeniden bir üst kata çıktık ve bu defa bambaşka bir yerdeydik. Etraf daha tanıdık, doğru yolda olmalıyız. Hemen sıradaki asansöre bindik. Bu asansörün diğerlerinden farkı diğerleri gibi iki değil, üç kat arasında hareket ediyor olmasıydı. Biz ara katı es geçip, doğrudan cadde katına çıktık.

Uzun uğraşlar sonucu ikinci kez açık hava görüyoruk. Ancak yine yanlış yerdeyiz! Bu defa dışarıda biraz dolandık, birine İstiklâl’e nasıl çıkacağımızı sorduk. Hem yol tekerlekli sandalye ile gözümü kesmedi hem de başka bir çıkış olduğundan emindim. Değiştirmediler ya?

Berna’ya da ısrarcı davranıp, aynı asansörle bu kez ara kat’a indik. Bu defa her şey çok daha tanıdıktı.  Bildiğim yollar, duvarlar… Yine görme engelliler için hazırlanmış yolu bu kez kendimden emin bir şekilde takip ederek son asansöre de ulaşmış olduk. Yine sadece iki kat arasında çalışan bu asansör, cadde katına çıkıyordu. Hiç düşünmeden bindik. Sonunda Tünel durağının hemen yanı başından, İstiklâl’e kıvrılan o harika meydana çıkmış olduk…

Aslında rahatsız edici gibi görünse de Şişhane gibi avuçiçi kadar ancak engebeleri olan bir alana çıkan 3 (içeridekilerle birlikte 5) farklı asansör olması oldukça güzel. Hele Mecidiyeköy gibi bir merkez için yıllarca beklemişken. Ancak en azından birkaç yönlendirici tabela asın da nereye çıkacağımızı bilelim be İstanbul-Ulaşım A.Ş.

Ağustos 19 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Engelliyim
Yorumlar Yorum Yok

İşini iyi yapan adam

Hep Sosyal Medya‘da olup bitenlerden bahsediyorum, çoğu zaman da insanların işlerini eksik yaptığını düşünüyorum. Mac Challenge maceram da aslında işini eksip yapıp, beni eksik bilgilendirilmeleriyle ilgilidir. Bugün sosyal medya kavramının dışına çıkıp, gözlerimin önünde yaşanan bir iş tecrübesini ve beğenimi ertelenmiş olarak paylaşacağım. Ertelenmiş, çünkü 5 ay önce yaşanmış, yazmak için plan yapılmış ama hep bir şekilde ötelenmiş bir “işini iyi yapan adam” hikayesi.

Bundan 5 ay kadar önce yeni bir eve taşındık. Yeni evde yaşadığım en büyük zorluklardan biri, çelik kapının tokmağını indirecek kadar bile gücüm olmamasıydı. Bu da evde yalnız olduğum zamanlarda kapıyı kimseye açamayacağım anlamına geliyordu. Aynı hafta yengemle konuşurken, onların şirkette kullandıkları kumandalı kapı açma sisteminden bahsetti. Kısa bir süre sonra da bu işi yapmak üzere bir “usta” geldi. (resim temsilidir, aslını bulamadım)

Adını bilmiyorum, yanlış bilmiyorsam Kale Kilit’den geliyor. Güler yüzlü biri, nazik konuşuyor. Ağır hareketlerle montunu çıkartıp portmantoya astı. Malzemelerini çıkardı, dikkatle kapıyı inceledi biraz ve çalışmaya başladı. Annem “çok gürültü çıkar mı? daha uyuyordur apartmandakiler” dedi. Adam, “zaten onu düşünerek biraz geç geldim” dedi 10.30’da.

Süreci uzun uzun anlatmayacağım aslında. Yanında demir kesmek için bir araç, tornavida ve matkap olarak kullanabileceği bir başka araç daha vardı. Bunlar için, işini yaparken ihtiyaç duymayacağı kadar da uç taşıyordu yanında. Bu araçlarla kesti, biçti. Her aşamada özenliydi. Kestiği yeri belki gözleriyle milim milim ölçüyordu. Oysa ölçüsüz bir kesik bile belki yeterliydi.

Bir takım kablolar çekildi, ekler yapıldı. Bu kabloları kesmek, telleri çıkarmak için de gerekli araçlar yanındaydı. Kabloları ek yapmak için bir bant, duvara yapıştırmak için farklı bir bant yanında hazırdı. Kabloları duvara yapıştırırken bile duvarın canı yanmasın diye uğraşıyor gibiydi. Bir ara cep telefonu, montonun cebindeydi. Önce teslim olan bir suçlu gibi silahını (elindeki aracını) sakince yere bıraktı. Yine ağır hareketlerle, kalkıp telefonunu aldı ve kısık sesle, lafı uzatmadan konuştu. İşi bittiğinde ise yakınlarına saçtığı bir avuç pisliği temizledi.

Ben birileri çalışırken başında durmayı sevmem. Ben çalışırken de birilerinin başımda durmasını. Fakat o çalışırken işini gerçekten hayranlıkla ve dikkatle izledim.

Eğer bir işe kalkışıyorsanız, kesinlikle tüm malzemelerinizi fazlasıyla yanınızda taşımanız gerekmekte. Sakin hareket etmek, güleryüzlü olmak da önemli bir detay. Gürültülü bir iş yaparken, her zaman komşuları rahatsız etme ihtimaliniz var. Bu yüzden çalıştığınız yerle birlikte komşuları uyarmaya dikkat etmeli. Son olarak da işiniz bittiğinde kalan pislikleri temizleyin.

Ağustos 06 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Yorumsal
Yorumlar 4 Yorum

Başlamadan biten MAC sevdası

Zaman zaman Sosyal Medya kategorisinde, bu dünyada olan kampanyalardan söz ediyorum. Bazılarını tüm cahilliğimle eleştirip, bazılarını da tebrik ediyorum. Bugün de başarılı olduğunu düşündüğüm bir kurgusu olan ancak benim adıma talihsizlikle sonuçlanmış bir kampanyadan söz edeceğim: Mac Challenge.

Kampanya Apple’ın Türkiye temsilcisi Bilkom’a ait. Projeyi ise Ping Dijital Ajansı yönetiyor. 6 Temmuz tarihinde, Ping’den biri blog istatistiklerimi istedi ve ilettim. Sebebini bilmiyordum ve sormadım. Ardından da telefon numaramı istedi, verdim.

9 Temmuz’da Ping’den, bir başka kişiden yeni bir mail aldım. Bu defa kampanyadan bahsedilmiş. Daha önce Mac kullanmamış birkaç blog yazarına bir Mac vereceklermiş. Benden 30 gün kullanıp, deneyimlerimi paylaşmam isteniyordu. Projeye kısa süre sonra başlanacağı için hemen cevap vermem bekleniyordu. Ben de öyle yaptım.

Kabul etmeden önce birkaç soru sordum. Sorularımı 12 Temmuz tarihinde Ping’den bir 3. kişi cevapladı. Cevaplar benim adıma olumluydu. Önce biraz düşündüm. 30 gün bir kampanya ile Mac hakkında yazmam gerekiyordu. Blogumda bunu yapmanın ne kadar etik olacağını düşündüm.

Kampanya sonunda Mac bende kalacaktı. (istersem yerine bir PC alacaktım) Mac’ler benim için bir ulaşılmazdır. Her zaman hayranlıkla izlesem de sahip olabildiğim tek Apple ürünü iPod Suffle. Bir Mac, benim bilgisayarımın en az 3 katı fiyatta ve giderek artıyor. Bunu bulunmaz bir fırsat olarak görüp, kabul ettim. Sorulardan biri de “kötü bir deneyimi de yazabilecek miyim?”  idi. Bunları da yazabilerek blog etiğinin dışına çıkmayacaktım.

Ben kabul ettikten sonra blog istatistiklerimi yeniden istediler. Yine 12 Temmuz tarihinde paylaştım ve bir daha cevap alamadım. Bugün, bir arkadaşımın duyurusunda gördüm. Bu kampanyadan bir Macbook Pro almış. Kampanyaya katılan, seçilmiş 3 blog yazarından biri olmuş. Ben de bu vesile ile blog istatistiklerime karşılık yanıtımı almış oldum.

Şimdi biliyorum, bazılarınız Mac’e sahip olamadığım için bu yazıyı yazdığımı, kazananlara sataştığımı düşünecek. Ancak öyle değil. Seçilen bloglar zaten benden daha çok okunan ve dolayısı ile daha çok hak edenler. Ben zaten böyle bir karşlığı hak ettiğimi de çok düşünmedim. Seçilen blog yazarlarını da içtenlikle tebrik ediyorum.

Fakat sorun şu ki; ne bana en başında 3 blog seçileceğini söylediler, ne de süreç içerisinde benim seçilmediğimi ilettiler. Eğer bunlardan biri yapılmış olsaydı, kabul etmek kolaydı. Seçilmemek için de seçilmek için olduğu gibi pek çok nedenim var.

Eğer yeterli bilgilendirme yapılmış olsaydı, ben hayalini kurduğum Mac’e bu kadar yakın hissetmezdim kendimi. Bir dijital ajansın da kampanya yönetimi konusunda daha hassas olması gerekiyor. Harika bir kurgu ve çok okunan bu blog yazarları ile mükemmel işleyeceğinden hiç şüphem yok. Ancak 3 blog yazarı ile doğru iletimi kurarken diğerleri ile iletişimsiz kalmak, olmamış.

Ben bu yazıyı tamamlarken, Ping’den 4. bir isim, benim Friendfeed’deki mesajım üzerine bir bilgilendirme mail’i atmış. Muhtemelen o mesajım olmasa bu mail’i de almayacaktım. Yazıyı da onca yazmışken ve yaşanan gerçek değişmezken, silmeye kıyamadım. Zaten bir şekilde anlatmam, paylaşmam da gerekiyordu. Bu blog da bunun için var.

Mail’de “benim hatam sonucu geridönüş yapamamış olduk” yazıyor. Belki başka projelerde birlikte çalışabileceğimizi ve beni kırmak istemeyeceğini söylemiş. Son olarak da bilgilerimi başka amaçla kullanmayacakların teminatını vermiş.

Mac’e güle güle derken, eksik iletişimle sosyal medya yönetenlere de (sadece bir proje ya da ajans için değil.) selam ediyorum.

Bilgilendirme için teşekkürler.

Ağustos 04 / 2010
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 4 Yorum