15 Şub 2011
Sanırım ilk defa bir televizyon dizisi hakkında blog yazıyorum. Bu zamana kadar yaz(a)mamış olmamın bir sebebi, benim sadık bir televizyon izleyicisi olmamamdır. 5-6 yıllık bir dönemi televizyonsuz geçirdiğim gibi, her izlemeye çalıştığımda gördüğüm türlü absürtlük ile yılmamdır. Yine de izlemeye değer bulduğum şeyler muhakkak var.
Yazmamamın diğer sebebi ise, dizilerde hep aynı şeylerden şikayet etmemdir. 90 dakika uzatılıp, hiçbir şey anlatamayan haller, gerçek dışı veya bize çok uzak ortamlar, izleyici kitlesi olarak hiç görmediğimiz bir ihtişamın benimsenmesi ya da tam aksine aile komedisi yapacağız derken birbirlerini taklit etmeleri, gereğinden fazla iyilik saçmaları, saçma mesaj kaygıları… Entrikalar, yalan dolu hayatlar, katledilen edebiyat eserleri… Bazılarında sokak sahnelerinin bile stüdyoya taşınması, arabayla 100 metre yol gitmemek için yapılan başarısız “greenbox” uygulamaları derken kahroluyorum.
Şimdi yazmamın sebebi ise: Behzat Ç. (daha fazla…)
9 Ara 2010
İnternet zararlı mı değil mi durmadan tartışıyoruz. Birileri internetin faydalarından bahsedip “kullanın” diyor. Birileri ise internetin zararlarını sıralayıp, “sakın ha!” diyor. “Girecekseniz bile dikkatli olun; kurda kuşa yem olursunuz…” İnternette elbette faydalı içerik de zararlı içerik de var. Zaten interneti oluşturan ayrı bir topluluk yok. Sokaktaki insan oluşturuyor bu içeriği. Bırakın İnternet Düşmanlığını başlıklı yazımda da bundan sözettim. Zararlı içeriğe erişenlerse, yine bunu tercih eden sokaktaki insandır. İnternet kimsenin önüne istemediğini koyacak bir yapı değildir.
Anlatacağım bu değildi tabii. Birileri internete girmeyin diyor. Ben internete girdiğim günleri hatırlayıp, zaten artık internete girmediğimi farkediyorum. Yazacaklarımı interneti biraz eskiden bilenler tabii şaşırmayacak. Ancak kardeşime anlatınca mesela, şaşırıyor. Ona “ilk hard disk’im kapasitesi cebindeki flash bellek kadardı” demem, birilerinin bana “eskiden televizyon yoktu. Geldiğinde de tek kanal, akşam yayın yapardı.” demesi gibi bir şey. Kardeşimin yaşı zaten vakitleri görmesi için ufak. Fakat koca koca adamların bu süreci görmemesi beni şaşırtıyor.
On yıldan fazla oldu bilgisayar sahibiyim. Biliyorum, ilk bilgisayarına daha benim doğduğum yıllarda sahip olanlarınız da vardı. O ilk bilgisayarımın sesi, cd-rom sürücüsü ve interneti yoktu. Disketle kurulmuş 2 oyun harici ya Solitaire oynar ya da Paint’de bir şeyler çizemezdim. Bir yıl sonrası, artık bana internetten sözeder oldular. Girmemi istediler ve akrabalarımın maddi-manevi desteği ile bir cd-rom sürücü, bir ses kartı, bir internet ve o internete girebilmek için bir modem satın aldık.
Modem’im 33.600k destekleyen, Conextant chipset’li internal bir karttı. Önceki cümlede yazdığım detaylardan ise o yıllarda bihaberdim. İnternet’i Superonline’dan almıştık. O zamanlar Windows’un dial-up tool’unu da bilmiyorum. Superonline’ın internete girmek için bir programı var. Önce yeni cd-rom sürücümle onu kurduk. Sonra her internete girmek istediğimde o programı kurcalamam gerekti. İnterneti aldığımda verilen kullanıcı adı ve parola da bu programa kayıt edildi.
Her şey bu kadar basit de kurgulanmamıştı. Modem denilen cihaz, internete girmek için Superonline’a ait 0822 alan kodlu bir numara çeviriyordu. Bu özel hat sabit telefon görüşmesinden ucuz olsa da, her gün 1-2 saat internete girmek telefon faturasının iki katına çıkmasına sebep oluyordu. Yani artık hem internete (Superonline’a) hem de internete girdiğim için telefona para ödüyordum. Üstelik, telefon hattını modem kullandığı için ben internete girince telefonu da kullanamıyorduk. Kullanırsak da internet kesilirdi. Hoş, hiç 1 saat kesilmeden kaldığı da olmazdı.
Şartlar böyle olunca, ben bir de ailemden internete girmek için izin isterdim. Hem telefon faturasını kabartacağım hem de telefonu esir alacağım 1-2 saat için. Bu arada, dedim ya ilk modemim 33.600k idi. Superonline’ın bana verdiği hız ise maksimum 28.800′dü. Şu an TTnet’in verdiği en düşük hız, bunun 36 katı. Değişmeyen tek şey ise pahalılığı oldu.
Bugüne gelecek olursak; evimde yine bir modem var. Buna bağlı bir de telefon kablosu. Hepsi bu! Yalnızca internet için -hala yüksek meblağlarda- ücret ödüyorum. Telefon ise özgür. Bilgisayarımın güç tuşuna bastığım anda, zaten hali hazırda varolan interneti kullanaya başlıyor. Dahası internet artık yalnızca evimizde değil; sokaklarda, caddelerde, kafelerde… Adım attığımız her yerde var.
Ve yine dahası; önceden yalnızca bilgisayarımızda olan internet bugün bir kabloya dahi ihtiyaç duymadan telefonumuzda, tabletlerimizde hatta televizyonlarımızda var. Yarın buzdolabımızda bile olacak ve seçtiğimiz ürünler tükendiği an markete otomatik sipariş verir hale gelecek. Bir evdeki tüm cihazlar birbiriyle internet üzerinden konuşup anlaşabiliyor olacak. Televizyonumuz, kahve makinemizdeki taze kahve bardağa dolduğu an evdeki kablosuz ağ sayesinde haberdar olacak ve 2 dakika sonra, -cep telefonundan önceden seçtiğimiz filmi- IP TV üzerinden oynatmaya başlayacak.
Biz hiç internete girmeyeceğiz; internet elektrik gibi çevremizde olacak.
… Ya da internet hizmetini tamamen kaldıracaklar…
14 Oca 2009
Günaydın İstanbul Kardeş ATV için 1999 yılında çekilmiş bir televizyon filmidir. Bu film Çağan Irmak‘ın ilk uzun filmidir aynı zamanda. Çağan Irmak o yıllarda sinema setlerinde usta olmak için çıraklık yaparken, bir yandan da kendi kariyerinin mücadelesini veriyormuş. Ve bir şekilde kendini ıspat etmesi gerekiyor. Bunun için (bildiğim kadarıyla son) kısa filmi Bana ‘old and wise’i Çal‘ı çekiyor. Bu filmini ve Günaydın İstanbul Kardeş’in senaryosunu kapıp ATV’ye gidiyor. “Bu benim işim, bu da çekmek istediğim film. Yapın hadi!” ayarında bir şeyler söylüyor, ve kabul görüyor.
Filmin bildiğim hikayesi budur. Fakat filmi izlediğim yıllarda ne Çağan Irmak’ı tanırdım, ne de sinemaya bir ilgim vardı. Sadece gerçekten beğendiğim ve her rastladığımda izlediğim, her izlediğimde duygulandığım tek TV filmiydi.
Fakat gün geldi ki televizyon filmciliği öldü. Filmler sadece sinema için çekilir oldu diyeceğim ama bu yıllar zaten yılda 3-5 Türk filmi çekilirdi anca. Televizyon filmciliği ölüp, mirasını -bugün bir bölüm süresi ortalama bir sinema filminden kısa olmayan- dizilere bırakınca Günaydın İstanbul Kardeş de yayınlanmaz oldu. (televizyon filmleri kültürünü de ayrı bir başlıkta tartışmak pek hoş olacaktır aslında.)
Ben de o yıllardan beri bu filmin bir kopyasını aradım durdum. Ulaşabildiğim, sinema sektöründen insanlardan çeşitli illegal yollara kadar her şeyi denedim. ATV’den istedim, Çağan Irmak’a ulaşmayı denedim, fakat olmadı…
Dün bir arkadaşım (o bir Neo) güzel bir sürpriz yapıp filmi bulduğunu söyledi. İlgili linkleri verdi. Ben de illegal bir yöntemle de olsa filmime kavuştum. Yıllar sonra bugün tekrar izledim…
12 Oca 2009
Blogumu takip edenleriniz, beni tanıyanlar aslında benim hakkımda bir çok şeyi biliyor. Fakat konuyla ilintili olduğu zaman bazı bilgileri yazıma başlarken tekrar vermek zorunda hissediyorum kendimi. Takip edenler için can sıkıcı olacağını düşünüyorum bunun aslında. Yine de yapıyorum…
Tekrar eden bilgi: 6 Yaşımdan beri yürüyemiyorum ben. Bu da ilkokul 2. sınıfın ilk haftalarına denk geliyor. Sanırım 2 haftadan da uzun bir süre değil.
Bu durumla birlikte gerek tedavi süreci, gerek okuldaki bazı öğretmenler ve müdürenin beni istememesi, gerekse dolaylı sebeplerden okula gidemedim. Fakat eğitim benim için durmuş değildi. Psikiyatri’yi seçmiş (sanırım uzmanlık alanı çocuklarla ilgiliydi, tam branşı hatırlayamıyorum) tıp öğrencisi bir genç; İzzet Natan bana özel ders vermeye başladı.
Bu küçümsenecek bir şey değil. Çünkü yeri geldiğinde bir hastane odasında bile ders yaptık. Üstelik belki olabileceğim en kötü durumda olmama rağmen 8 yataklı odada en sağlıklısı bendim. Çevremdeki herkes ölmek için sırasını bekliyordu sanki. Netekim bazılarının sırası da ben oradayken geliyordu.
İzzet’in ücreti yardım eden birilerince kendisine ödeniyordu. Yardımlar kesildiğinde bir şey beklemeden gelmeye devam etti. Ne zaman nerde durduk, bıraktık hatırlamıyorum…
Aslında İzzet’ten teknik anlamda ne öğrendiğimi bilmiyorum. (teknik doğru sözcük mü, onu da bilmiyorum) Haftada 2-3 saati aşan sürelerimiz olmuyordu. Bunun çok büyük bölümünü de matematiğe ayırıyorduk. Ve her şey en çok ilkokul seviyesinin biraz üzerinde kaldı. Fakat zaman geçtikçe anladığım şu oldu; İzzet bana kitaplarda yazanlardan fazlasını öğretmiş. Bu yüzden rahatlıkla “bildiğim her şeyi ondan öğrendim” diyebiliyorum. Çünkü bana öğrenmeyi dahi o öğretmişti.
Bir defasında kâğıda bir nokta koydu, “bu sensin” dedi. Sonra o nokta ile başlayan bir çizgi çizdi, “bu senin gölgen” dedi. Sonra da o çizgiyi yarıçap kabul eden, beni merkezde tutan bir çember çizdi ve anlattı: Gölgem olan çizgiyi gösterip, “senin bildiklerin” dedi. Ben büyüdükçe gölgemin de büyüdüğünü, yani bildiklerimin arttığını söyledi. Ardından çemberi gösterip “Bu da bilmediklerin” dedi. Ben büyüdükçe, öğrendiklerim arttıkça; öğrenmem gerekenler de artıyor.
Tam “Tavuk suyuna çorba” bir hikâyedir bu. Ama benim hikayemdir ve gerçektir. O zaman hiçbir anlam ifade etmiyordu aslında tüm bunlar benim için. Ama büyüdükçe anladım. Bu yüzden daha çok öğrenir, öğrenmeye çalışır oldum. Çünkü sonu yok. Her zaman öğrenilecek bir şeyler var… Belki bu gün bu yazıyı bu ortamda yazabiliyor olma sebebim, yaptğım başarılı işlerin referansı da odur.
Tüm bunları anlatma sebebim de bugün yaşanan anısalın vesile olmasıdır. Gecikmiş, çok gecikmiş bir yazıdır belki. Belki de doğru zaman bugünmüş. Bakalım nerelere sürükleneceğiz.
Bu öğlene doğru kahvaltından kalkıp odama geçtim ve çalışmaya başladım. Tam işime odaklanabildiğim sıralarda da annem seslenip “bi dakka gelsene” dedi. “Ne var?” dedim ama ısrarcı oldu. Genelde bu şekilde çok da mühim şeyler için çağırmaz ama gittim yanına. TV’yi gösterip “bu senin öğretmenin değil mi?” dedi. Baktım ekrana, sabah programlarından biri var. Bir çocuk 1,5 yıl sonra Bangladeş’ten Türkiye’deki ailesinin yanına gelmiş. Anlamadım da mevzuyu ama bir adam konuşup, bir şeyler yorumluyor. “yoo” dedim. Biraz dinleyince sesinden tanıdım. Yüzü bence çok değişmiş. Saçları ve sanırım giyim tarzı da. Ama konuşması, sözcükler üzerindeki vurguları, duraksamaları, mimikleri… Tamamen aynı. “Evet, o” dedim.. Biraz izleyip odama döndüm ve bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm.
Tam bir yıldır aramıyorum onu. Ayıp da ediyorum ama garip. Her geciktiğimde biraz daha fazla ayıp edeceğimi düşünüp aramıyorum. Belki bugün yarın arar, bu yazımı da okumasını rica ederek kendimi ona anlatabilirim…