Kategori Engelliyim

Tekerlekli sandalye aküleri

Şu yazıda bir  Taksim anımdan bahsetmiştim. Yazıda adı geçen Özge ile, yaklaşık bir iki hafta öncesinde spontane bir şekilde buluşacaktık. Fakat son anda aükülü tekerlekli sandalyemin çalışmadığını fark ettim. Bozuldu mu, ne oldu derken o günü evde geçirdim. O gün, akü maceramın başlamasının ilk günüydü. Süreç tahminimden uzun sürüp, ben not almadığım için düzensiz bir yazı halinde hem olanlardan bahsedeceğim, hem de edindiğim ve daha önce bilmediğim bilgileri paylaşıp ipuçları vereceğim.

Cumartesi yaşanan bu sıkıntının ardındaki Pazartesi günü, Zimer yetkili servis/bayiini aradım. Tüm gün teknik bölümde kimse olmadığı için (6-7 kez aradım) iş ancak Salı’ya kaldı. Salı günü tine bir kaç telefon ve Berk’in de servisi araması ile, birileri ile görüşebildim. Neredeyse düzgün konuşamayan, ne dediği anlaşılmaz kaba bir abi ile yaşadığımız tüm diyalogun sonucu, akülerimin %90 ihtimalle bittiğini gösteriyordu. Aküler zamanla boşalıyor, ve sıfır noktasına geldiğinde yeniden şarj edilemiyormuş. Bu yüzden de tekerlekli sandalye kullanılmasa dahi en azından haftada 1 kere aküler şarj edilmeliymiş. (15 gün, 1 ay, belki biraz daha uzun süre terk edilebilir ama tedbirli olmak gerek) Akülerin şarj edilmeden önce iyice boşalmış olması da faydalıymış.

Çare yok, yeni akü alacağım. Fiyatını sordum ve aracın ihtiyaç duyduğu 12v 24Ah akü için 400 TL cevabını aldım. Bu aküden 2 adet kullanılması gerekiyor. Ayrıca Bakırköy’den Şişli’ye gelmek için 80 TL servis ücreti alıyorlar. Çaresiz reddettikten sonra, akü araştırmaya başladım. Devamını oku →

Temmuz 21 / 2009
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 6 Yorum

Yeni akü, Taksim, dostlar…

topluca3Daha önce Taksim’e akülü tekerlekli sandalyem ile olan yalnız gezilerimi ve yaşadığım (bana göre) sıra dışı anları üç yazımda paylaşmıştım. Okumak isterseniz, sırasıyla tıklayın: bir, iki, üç

Bugün, yeni bir deneyim yaşadım akülü t.sandalyem ile. Önce akü geçmişinden özetle bahsedeyim;
Bir iki hafta önce, adeta son dakika golü ile uzun zaman kullanılmadığı için akülerimin bittiğini öğrendim ve ancak dün yenileyebildim. Aküler hakkında ayrı bir başlıkta biraz daha bilgi vereceğim bir ara.

Bugün, kardeşime “akü işi hallolunca birlikte çıkıp Taksim’de bir kahve içeceğiz”  sözünü tutmak için hazırlıklarımızı yaparken, Friendfeed’de Özge‘nin Tunahan ile Taksim‘de buluşacağını okudum. Taksim planları örtüşünce buluşma kararı alındı. Harun da bunu görünce “Tarot kartlarımı alıp ben de geliyorum” dedi. Eh, güzel bir gün yaşayacağımız daha o andan belliydi.

Uygun saatte, buluşmaya geç kalmamak üzere planlıca hazırlanıp evden çıktım. Önce Osmanbey’e, oradan da Metro ile Taksim’e. Daha metrodan iner inmez, bir fıstık, bir çıtır yolumu kesti! “Simtoo” diye seslendi. Devamını oku →

Temmuz 05 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Engelliyim
Yorumlar 11 Yorum

Engelliysen oy kullanma!

Malumunuz dün (29 Mart) yerel seçimler vardı. Hepimiz(?) gittik, oyumuzu verdik. Sonuçlar, kesilen elektrik, çöken sistem, bir anda değişen oy oranları, itirazlar, açıklamalar… Hepsi birer tartışma konusu aslında. Adet yerini bulsun diye midir bilmiyorum ama siyasi bilinci olmayan insanlar dahi bu tartışmada. Çok kişi bir şeyler yazıp çiziyor.

Benim de bazı seçim sonrası düşüncelerim var. Ancak ben onları değil, direkt seçim anını, oy kullandığım dakikaları yazacağım. Dün anın çoşkusuyla konuyu FriendFeed’e de taşıdım. Dilerseniz oradan devam edin, dilerseniz bu yazıyla…
Devamını oku →

Mart 30 / 2009
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 4 Yorum
Etiketler , , ,

Engelli-hamile gazeteci vs Ben

Bugün, daha önce iki (biriki) yazımda belirttiğim şartlarda yine kardeşimi kursa götürmek için Taksim’deydim. Aslında bugün diğerlerine nazaran oldukça sakin bir gün geçirdim. Ayakkabı boyacısından sucuya kimse de yolumu kesip sohbet etmedi. Yani neredeyse anlatmaya değer bir şey olmadı.  Fakat yine de kısacık anlatmadan geçemeyeceğim bir olay ve karakteri bu yazıma konuk etmek istiyorum. (Şekil yapayım dedim ama, ben yazıp anlatacağım. Ne konuğu?)

Şişli’de evimden çıkıp, Taksim’e kolayca gidebilmek için Osmanbey metrosuna yol aldık. (Şişli’de engelli asansörü yok) Taksim’e kadar da tamamen olaysız gittik. Trenden inip asansöre gittiğimizde halihazırda bekleyen, yaşı 40’ın altında bir adam(!) vardı. Yolunu kesip “burası benim” edasıyla önüne geçtim. Ciddiye almayıp beklemeyi sürdürdü. Dayanamadım, o an düşündüğüm cümleyi sesli olarakona püskürttüm: “Pardon, sadece meraktan soruyorum, okuma yazmanız var mı?” İlk başta anlamadığını belirtince, cümleyi yineledim. Ses tonumu ve mimiklerimi kontrol edip gerçekten merak ediyor gibi olmaya çalıştım. “Var” deyince önümüzdeki tabelayı işaret ederek yeniden konuştum: “Lütfen şu yazıyı okur musunuz?” O da sesli bir şekilde bana(?) okudu. Tabelada şöyle yazıyordu: “Asansörde engelli, yaşlı ve hamilelere öncelik verdiğiniz için teşekkür ederiz.

Devamını aşağıya bir kısmını dialog olarak yazacağım olay, kesinlikle kurgu değildir. Trafiğe kapalı alanda (asansörde) yaşanmış olup, tamamen gerçektir. Sakın evde denemeyiniz, sinirleri yıpratır. (Zaten 58 kişi evinize sığmayacaktır)

– Bu asansörü benim kullanmam gerekiyor?
– Öyle de, bacaklarım ağrıyor, merdiven çıkamıyorum.
– Yürüyen merdiveni kullanın, basamak çıkmanız gerekmiyor.
– Onda da çıkıyorsun..
– Yoo, ilk basamağa ayaklarınızı koymanız yeterli, o çıkıyor yukarı.
– Ama kalabalık, kem küm.. Ben gazeteciyim. Magazinciyim ben. (Büyük adamım ben diyo)
– Hmm, benim de gazeteci tanıdıklarım var. (noolmuş? Benim gazetecim senin gazeteni döver)
– Kim o?
Serdar Kuzuloğlu.
– O da mı magazinci?
– Hayır, teknoloji yazarı.
– Bu alet akülü mü şarzlı mı? (t.sandalyemi soruyor)
– Akülü ve şarjjjlı! (j’yi bastırdım evet)
– kaç para bunlar? 5000 var mı?
– Bilmiyorum, ben bir dernek vasıtasıyla aldım. Sanırım 2000 liranın üzerine.
– Hmm, peki.. (yeni bir soru geliyordu, sözünü kestim)
– Ee, fakat konumuz bu değildi. Bu asansöre benim binmem gerekiyor.
– Hıı.. (Bu hıı’lar sürdü. Geçiştirir değil, “haklısın” tonundaydı bu hıı’lar ama tepkileri öyle değil di)
– Bakın haber yetiştirecem dediniz, asansör hala gelmedi. Merdiveni kullansanız yetişmiştiniz.
– Hıı..
– Peki hamile misiniz?
– hıı..Hıhı..

Bir süre daha benim spontane sorularım ve onun “haklısın” tonlu hıı’lamaları sürdü. Sonra da susuştuk. Bizi dinleyerek asansör bekleyen genç neslin kalabalığı da iyice artmıştı. (hakkını yemeyeyim, bir de amca vardı) Geciken asansör geçkalmışlığını sonlandırınca asansöre sessizce bindik. 58 kişi asansöre binerken nasıl sessiz kalabildiğimizi hala bilmiyorum. Her neyse, sessizlik sürer, asansör çıkar, pireler berber .. iken, ben son vuruşumu yapacak cümlemi savurdum. “Biliyor musun, magazincileri hiç sevmem ve sırf bu yüzden 7 yıldır televizyon izlemiyorum.” Güldü, “Neden yau?” dedi. İzlemeye değer bulmadığımı anlattım. Arkamdaki 56 kişilik gruptan (+2 kardeşim ve ben =58.. n’aaber? 58 derken sallamıyordum, hesap ortada) göremediğim biri her şeyi yıkıp bitiren cümlesiyle bizi de-şarj etti: Niye yağu? Ne güzel genç kızları gösteriyorlar.

Kasım 22 / 2008
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 8 Yorum

Murathan Mungan – Paranın Cinleri

Arkadaşım Yunus‘un tavsiyesi ile, ondan ödünç alarak okudum bu kitabı. Aslında anı, günlük gibi kişiye özel yazıları okumaktan çok da hoşlanmam. Ancak her zaman bir merak duygusu beni okumaya itebiliyor. Tek taraflı yazılmış, geçmişi ve geleceği gizli kalmış anı parçacıkları, hiç tanınmayan isimler oldukça sıkıcılaşabiliyor.

Murathan Mungan’ın bu kitabı (paranın cinleri) ise bir anı kitabından çok bir edebiyat eseri belki de. Hayatının farklı bölümlerinden aldığı bir kaç yaşam parçasını güzelce yoğurup, kendini okutan bir şekilde okuyucuya sunuyor. Benim de kitabı beğenme sebebim budur aslında. Murathan Mungan’ın (yazdıklarıyla) hayatı neredeyse hiç ilgimi çekmedi doğrusu. Ama okudum, okutturdu. Gördüm ki tamamen kişisel anılarla bile edebiyat yapılabiliyormuş. Heyecanlandım. Yazma arayışlarına geçtim. Hatta belki de başladım…

Taksim’de Bir Ben başlıklı yazımda, ilginç geçen bir günümü paylaştım. Çok keyif alarak olmasa da daha önce yazınsal olarak bazı anılarımı farklı yerlerde “aktarmıştım” aslında. Fakat bu defa bir anımı daha edebi bir forma sokma çabasıyla yazdım. Ne kadar başarılı bilmiyorum aslında objektif bakınca. Ancak içime sinmedi değil. İlginç bir deneyim oldu benim için.

Yazmayı çok seviyorum. Bazen sırf okunur olmak için kısa kesmeye çalışıyorum yazılarımı. Bu da toparlamamı güçleştiriyor. Fakat yazmayı, Türkçe’yle oynamayı, cümlelere taklalar attırmayı, bilgim yettiğince edebiyatla oynamayı ne kadar sevsem de, kurmaca hikayelerde pek başarılı değilim. İşte bu noktada Paranın Cinleri benim için yeni bir heves güzergahı oldu belki. Bu yolda devam etmeyi deneyeceğim. Kendim için bir şeyler yazmak benim için yetmez oldu. Onlarca, yüzlerce kişi yazılarımı okusun istiyorum. Beğenmelerini beklemiyorum, sadece okusunlar ve ben bunu bileyim. O zaman yazmaya dair heyecanım daha çok anlam kazanacak işte. Ve ben arsızca en olmadık şeyleri bile kendi dilimde, edebiyattan yoksun bırakmadan hoş süslemelerle ama abartmadan yazacağım.

Murathan Mungan’ın babası (Mungan henüz çocukken) hapisten çıktığında büyük bir konvoy yolunu kesip karşılıyormuş. Eve geldiklerinde ise bir grup gazeteci fotoğrafını çekmek için herkesi oradan uzaklaştırıyor. Mungan’ı da. O ise babasıyla aynı karede yer almak, fark edilir olmak istiyor. Ama gururlu da! Salondaki diğer kapıdan arka odaya geçiyor. Odanın kapısı, babasının hemen sağında. Ama gururlu ya, orada kendini göstermeyecek! Defterinden bir beyaz sayfa koparıp, kapının camına yapıştırıyor. İşte o fotoğrafta Mungan’ın babası ve bir beyaz sayfa var. O sayfadaysa Murathan Mungan’ın kendisi, gururu, fark edilme çabası var…

Hikayenin sonundan bir grup cümleyiyse aynen aktarmak istiyorum:
Bütün fotoğraflarda babamın yanındaki kapının camında o boş, beyaz kağıt görülüyor: Gizli Ben
Oradaydım. Babamın yanı başında.
Kâğıdı öne sürüp, kendimi geri çekmemin işaretinde, sonraki hayatıma ait bir metafor bulmak mümkün elbet.
Görülmek uğruna, yıllardır o boş beyaz kâğıda yazıyorumdur belki de…”

Bense bugün; bu yazımda kendi boş kağıdımı doldurup ortaya koyuyorum.

Okuyor musun beni?

Eylül 23 / 2008
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 9 Yorum

Taksim’de Bir Ben

Şuradaki yazımda şartlar itibariyle “yalnız başıma” ilk kez sokağa çıkışımı anlatmıştım. Bugün yeniden kardeşimi Taksim’e götürdüm ve tek başıma koskoca iki saat geçirdim. Tek başına bir kafede oturmanın, tek başına arka sokaklarda kendince kaybolmanın güzelliklerini anlatan edebi bir yazı yazabilirim aslında. Çok sıkıcı olacağına, edebiyatın en sıradan şeyleri bile polisiye roman tadında sürükleyiciliğe kavuştuan gücü bile bu sıkıcılıktan kurtaramayacaktır. Bu yüzden ben de bu gereksiz giriş paragrafının altında, başka anıları, başka tatlarıyla bugünümü, Taksim’deki  beni anlatacağım.

Tüm heyecanına rağmen hemen hemen sıradan bir günde rutinleri tekrarlayarak Taksim’e ulaşıp kardeşimi kursuna bıraktım. Rutinliği bozansa kuzenimi aylar sonra görmem ve yolun minik bir kısmında bize eşlik etmesiydi. (Aslında yollarımız ortaktı) Evet, sözünü etmişken buradan kuzenime el sallamak, selam yollamak istiyorum! Her neyse..

Kardeşimi bıraktıktan sonra İstiklal’den aşağı yol aldım. Bir iki küçük voltadan sonra arkadaşım Fatih’in de tavsiyesiyle İmam Adnan’da bir çay içmeye niyetlendim. Ancak oradaki tipleri görünce ürküp uzaklaştım. Tekrar aşağı inip, Nevizade’nin arkalarından, hiç bilmediğim sokaklarda yukarı doğru çıktım. İşte yolculuğun tam bu kısmında uzun süre bana yol arkadaşlığı yapan, su hammalı (el arabası ile bir kaç koli pet şişe su taşıyordu) sessizliğini bozup, selam verdi. Karşılıksız bırakmadım tabi.. Ufak bir yol sohbetiyle, tekerlekli sandalyemi nasıl kullanacağıma dair öğütler verdi. Eh, onun da yol tecrübesi başka tabii o yükü ile. Yollarımızın ayrıldığı sokakta “kolay gelsin” dileyip ayrıldım.

Kardeşimin çıkış saatine bir 20 dakika kala sokağına varıp, hemen karşıdaki kafeye geçtim. Bir süre kimse ilgilenmeyince turist avlamaya çalışan gençten bir kahve rica ettim. Kardeşimi beklerken tahminden 16’sını geçmemiş gencin servis ettiği sıcak, sütsüz, az şekerli kahvemi içiyordum. Gözüm de kursun kapısında… Derken benden oldukça ileri yaşta bir ayakkabı boyacısı yanıma geldi. “Abbiii bee” dedi. “Ne olacak böyle? İş de yok..” Bir an ne diyeceğimi şaşırdım. Aslında sonra kahkahalarla gülerek andım bu anı. O kadar insan arasından nasıl beni buldu? Üstelik ayakkabılarım dahi yok benim. Ama sanırım bugüne dek hiçbir yabancı bana böyle içten “Abiii” dememişti. “Haklısın” diyebildim. “Herkeste öyle..” Ayak üstü sohbet devam ederken de büyük bir patavatsızlık yapıp “Yarından sonra yağmur yağacakmış” dedim. Oysa düşündüğüm ayakkabıları çamur olan insanların ayakkabılarını boyatacağıydı. Meğer öyle değilmiş, üzdüm orada ayakkabı boyacısını. Oysa daha demin “Bugün 10 ayakkabı boyadım, bi yemek yesem biter o para” demişti. (gerçi kaça boyadığını da bilmiyorum) Böyle, böyle “Hayırlı işler” dileyip yolladım onu da..

Servis yapan genci çağırıp, 5 lira uzattım. “Tamam abi,” dedi. “gerek yok..” Olmaz öyle şey diye verdim parasını. Mesele para değil tabii ama, hemen karşı kafe-kıraathane’de 3 kişilik masada oturduğum için kovulurken (ki bugün 3 masada tek kişi vardı) burada direkt yetkisi bile olmayanların benden para almak istememesi oldukça ironikti..

Kardeşimin kurstan çıkma vakti geldiğinde kapı önüne gittim. Ama tam 1 saat daha bekletildim!.. Orada beklerken de bir başka ilginç dialogun daha başkahramanı oldum. Sol karşı çaprazımdaki Telekom Bayii olduğunu sandığım yerden bir amca yanıma geldi. T.Sandalyem açık, “stand by” konumundaydı. Işıkları da yanıyordu. Önce “kapatmıyor musun bunu?”, “şarjı bitmesin?” gibi cümlelerle sorguladı. Ardından korna vazifesi gören tuşa bastı. Bu tuş her ne kadar korna olsa da, “diit” diye kısık sesle ötüyor. Yarım metre ötedeki de duyamaz. Sonrasını da dialog halinde yazayım da, edebi atraksyonlarımda şekillenme vuku bulsun.
– Korna mı bu?
– Evet..
– Alala.. Bizim Hüseyin’inki* nah bu kadar. Bastın mı böyle ötüyo.. (nah bu kadar derken iki eliyle 20cm bir aralık gösteriyor.)
– Hüseyin kim abi? (niye ssoruyorsam..)
– Var ya burda Hüseyin. Fotoğraf şeapıyo..
– Haa, evet abi. Hatırlıyorum.. (yalana gel..)
Dialogun devamı gelmeden adam kayboldu..

İşte 2 saatlik bir Taksim yolculuğu böyle macera dolu geçti. Biraz sıkıldım, biraz eğlendim. Tanımadığım insanlarla aslında pek haz etmediğim türde sohbetlere girdim. Ama çok da güzel bir samimiyet gördüm. Yaşadığımı hissettim. Sevgili okur..

Kısa Kısa
– Tanımadığım adamlar bana selam verdi. Belki de deliler, bilmiyorum..
– Birkaç velet T.sandalyeme merak saldı. Biraz joystick’e dokununca tatmin oldular. Gariptir, ..tir çekmedim.
– Beyaz çizgileri olan kırmızı kazaklı biri yanımdan geçti. Aynı kazaktan arkadaşım Berk’te var. Konumum itibariyle önce kazağı görebildim. Başımı yüzüne kaldırdığımdaysa korktum.
– Bir de şöyle deneyin: “Beyaz çizgileri olan, kırmızı kazaklı biri..” Çok ilginç di mi? Zebra gibi..
– Geçen hafta da benzeri şekilde, kırmızı kazak değil ama bir çift hoş meme gördüm. Aynı memeler bir arkadaşımda da var.. O mu acaba diye başımı kaldırdım: Sakallı bıyıklı bir travestiymiş. Çok daha fazla korktum..

*Adı Hüseyin olmayabilir. Öyle hatırlıyorum ama.. Taksim’e her gittiğime akülü t.sandalye ile bişi satan bir genç var. Ondan söz ediyordu belki..

Eylül 21 / 2008
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 13 Yorum