Sinemaya yalnız da gidilir.

Az önce ismini vermek istemeyen bir okuyucumla (VaGa) sohbet ederken Benjamin Button‘u izlemesi için biraz baskı yaptım. (a4 ebatında fotoğraf kalitesinde baskı.. Of of.. O değil de, “ismini vermek istemeyen bir okuyucu” falan, pek havalı oldu.) Arkadaşım da listesinde olduğunu, indirip izleyeceğini söyledi. Film yeni vizyona girdi ve sinemada izlenmeyi hak edecek bir film olduğu için de, “olm git izle işte yarın” dedim. Yalnız gitmek istemediği için reddetti beni..
(İtiraf, ben de illegal izledim ama vizyona girmesini bekleyememiştim.)

Tabii ben burada bir arkadaşımdan bahsettim ama bunun örneklerini çok kez yaşadım. İnsanlar yalnız başlarına sinemaya gitmekten çekiniyor. Ben sinemaya gittiğim zaman 1,5 – 2 saat kadar süreyle karşımdaki perdeye bakıyor, yanımdakiyle sohbet etmiyor ya da poker oynamıyorum. Filmi izlememe ise yanımdakinin bir yardımı olmuyor. (Tamam, sinemaya sığınan ergenleri ayrı tutuyorum ama…)  Tek başına sinemaya gidememe, birine ihtiyaç duyma fikrini anlamıyorum.  Üstelik büyük şehirlerde sinemaya gitmek, raftan bir DVD alıp da player’a bağlamaktan uzun zaman almıyor. Benim evden çıkıp en çok 15 dakikada ulaşabileceğim 3-4 sinema salonu var…

Böyle güzel filmleri kaçırmayın. Hatta inadına yalnız gidin. N’olur, n’olmaz; arkadaşınız kulağınıza bir şeyler fısıldar, dikkat dağıtır. Yaa, yaa..

Şubat 10 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Sinema, Yorumsal
Yorumlar 7 Yorum
Etiketler , , , ,

Evde çalışmak zordur

Eğer çalışan biriyseniz muhtemelen siz de her gün işe gidip gelmekten, günlerinizin ölmesinden, dinlenememekten ve daha bir çok şeyen şikayet ediyorsunuzdur. Pazartesi sendromuna tutulup hafta sonunu iple çekiyor ve daha şu saatten (14.03) eve gitmenin hayalini kuruyorsunuzdur. Biliyorum, işten kaçtığınızdan değil; evinizde olmak için…

Fakat engelim nedeniyle evinde çalışması gereken biri olarak asıl zor olanın evde çalışmak olduğunu savunuyorum. Geçerli sebeplerim de var. (:

Yatağım ve çalışma masam arasında 2 metre mesafe yok. Yataktan kalkıp masama, masamdan kalkıp yatağıma geçebiliyorum. Yatağım karşımdayken kendimi bir çalışma odasında, iş ortamında değil; yatak odasında hissediyorum. Nitekim burası bir yatak odası! Yatağım da sürekli beni çağırıyor.

Sadece oda değil, bütün gün evde olduğumun farkındayım. Çünkü ev haklı sürekli ev içinde dolaşıyor, konuşuyor, tartışıyor, misafir ağırlıyor, televizyon izliyor. Bitmiyor… “Ben evdeyim” düşüncesi çalışma şevkini kırdığı gibi, eve ait öğeler iş yapmaya engel olabiliyor.

Geçenlerde Özgür‘le yeni projeleri (hayhuy.com -şifre için FaceBook grubuna üye olun.) hakkında konuşurken, bu meseleden de söz edildi. Özgür, “Mesela Ender şimdi …’ları düzenliyor” dedi. Cevapladım; “Senin karşında Ender …’ları düzenliyor, benim karşımda annem temizlik yapıyor.”  (Ender’in o an yaptığını spoiler olmasın diye yazmadım.)

Tabii bu engeller karşılıklı sayılır. Annem yaptığı işle, kardeşim ödev sorusuyla, dedem huysuzluklarıyla işimi bölerken, bir de evde yaşama koşulları vardır. Sabah kahvaltı ederken, bir lokma yiyip annemi yalnız bırakarak odama kaçamıyorum. Öğle yemekleri kardeşim de okuldan gelip katıldığı için daha geniş bir ritüel oluyor. Tüm aile yenen akşam yemeklerinden, çay keyfinden, tatlısından söz etmiorum bile!

Ben tüm bunları yazarken bile  benzer olaylar sürüp gitti. Yazımın ilk sözcüğünü yazdığım anda annem mutfak robotunu çalıştırdı. Aynı sırada gelen TV sesinde Ece Erken ve Kolbastı vardı. Az önce de annem yaptığı pırasa köftesi’nden getirip, “bak bakayım nasıl olmuş?” dedi. (yazım bitince tadacağım. (: )

Meselenin ev boyutunun yanında bir de iş boyutu var. Bazen mail’leşirken yaşanan ufak bir yanlış anlaşılmadan küçük bir iş 1-2 gün sürünebiliyor. (Daha yeni yaşadım, “ana sayfaya” ibaresi olmadığı için, değişikliği daha ilgili bir sayfada yaptım dün. Bugün gelen mail’de “Ana sayfaya şunu yapacaktın, neden yapmadın” yazıyordu. Bakın, gitti 2 gün boş yere) Tamam, bu sık olmuyor ama oluyor. İletişim bir çok defa kısıtlanıyor iş yaptığım kişilerle, üstlerimle…

(Dayanamadım, yedim köfteyi. Çok lezzetli be.)

Bir de benim her gün yapmam gereken rutin işlerim yok. Ama her an ufak bir iş, bir problem, ya da proje çıkabilir. Her an tetikte olmaya çalışıyorum. Evde olup da sürekli mail kontrolü yapmak, uyanır uyanmaz bilgisayarımı açıp “acaba bugün işim var mı?” demek zor geliyor. Ortalama bir iş yerinde her zaman yapacak bir iş vardır oysa. Ortalama bir yoğunlukta da ofisten ayrıldınız mı işiniz biter. “Bu zaman dilimi iş için, bu zaman dilimi ev için, bu da kendim için” diye ayrışır. Benimse mail geldiği her an işim vardır. Mail gelene kadar işim yoktur ama -özellikle mesai saatlerinde- mail gelene kadar geçen sürede işim olmasa dahi o süre çok da benim değildir…

Bu nedenlerle emin olun ki evde çalışmak sanıldığı gibi keyifli değildir ve iş verimini düşürür…
Evde çalışmak zordur…

Şubat 06 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 6 Yorum

NeIzledim.Com ve hafıza tazeleme

Uzun zamandır bloguma bir şeyler yazmadım. Bu aslında canımı da sıkmıyor değil.  Fakat bu süre içersinde boş durmadım be konu odaklı yeni bir blog açtım: NeIzledim.Com. Bu blogu izlediğim filmler hakkında yorumlarımı yazmak için kullanacağım. Böylece sık film izlediğim dönemlerde bu blogu sinema ile taşırmadan yazmayı sürdürebileceğim..

NeIzledim.Com‘u yeni açmama rağmen izlediğim filmler hakkında bir şeyler yazmak yeni bir alışkanlığım değil. Zaman zaman farklı mecralarda bu işi yaptım. NeIzledim.Com’u açtıktan sonra da önceki yazılarımdan uygun bulduklarımı biraz düzenleyerek oraya taşıma kararı aldım. Ki böyle de yapıyorum..

Haliyle yazıları taşımadan önce okumam gerekiyor. Bunların arasında 4-5 yıla uzananlar var. İşte onları okumak hayli ilginç oluyor. Değişen üslubum ve gelişen imla bilgimle o yazıları ben mi yazdım diye şüphe duyuyorum. (: Okurken, o zaman düşündüklerimi görüyorum. Unuttuğum konularda kendime katılıp, destekliyorum: “Çok haklıymışım be!” Bazı filmleri izlediğimi bile unutmuş. İnsanın geçmişinden, kendinden bu şekilde uzaklaşabilmesi de ilginç. Beni bu konuda şanslı yapan en önemli şey, yazmayı öğrenmiş olmam. İyi ki yazıyorum

Şubat 04 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok

Ritmi Koru, Maceranın Parçası Ol!

Miller yeni bir ARG (alternatif gerçeklik oyunu) başlattı. Oyun bugün (1 Şubat’ta) başladı ve tamamen sırlarla dolu. İpuçlarını yakayarak sırları çözeceğiniz oyunda muhteşem ödüller de kazanabilirsiniz. 

Birinciye (1.) Mac Book Air
İkinciye (2.) PS3
Üçüncüye (3.) PS3
Dördüncü (4.) ve sonrasındaki dört (4) kişiye: PSP 
Ayrıca belirli görevleri en hızlı çözen 20 kişiye iPod Shuffle var.

Oyun yeni başladı ve henüz ipucu yok gibi bir şey. Fakat oyunu, daha önce Yaman Gezgin’i hazırlayan 41?29! ekibi hazırladığı için ne kadar keyifli bir oyun süreci olacağını kestirmek güç değil.

Haydi, buyrun oyuna:  http://www.ritmikoru.com

Şubat 01 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Haber, Oyun
Yorumlar 3 Yorum
Etiketler , , ,

Doğru Türkçe kullanalım.

Aşağıya kopyalayıp, biraz da revize edeceğim yazıyı bundan yaklaşık 2 yıl önce yazmış ve SanalCafe forumlarında paylaşmıştım. Yazıyı hazırlamama en çok cesaret veren şey, birçok insanın uyardığım zaman kibarca kabul edebilmeleri. Tabii buna rağmen bir çok Türkçe Asisi ile hala karşılaşabiliyorum. 

Yazının amacı hatalı kullanılan sözcükleri (herkes / herkez) düzeltmek, yabancı sözcükleri Türkçeleştirmek,  insanlara mükemmel bir Türkçe öğretmek değildir. Sadece okumayı ve anlamayı kolaylaştıran temel imla kurallarını bilgim yettiğince yazmaya çalıştım. Ben yazarken bu kurallara -nadiren hata yapsam da- uyuyorum. İçerik ilgi çekici, faydalı olmadıkça da düzgün bir dille yazılmamış sitelerde çok fazla vakit harcamıyorum. (kullanıcıların içerik ürettiği siteleri ayrı tutuyorum.)

Siz de bu yazıya yorum yaparak listeye eklemeler yapabilirsiniz. Eğer varsa benim hatalarımı düzeltebilirsiniz. Gerektiğinde yazıyı güncelleyip düzeltme ve ekleme yapabilirim.

Devamını oku →

Ocak 26 / 2009
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 9 Yorum

Sanata bir bakış

Takıntılı olduğum konulardan biri olduğu için, bu yazının içeriğini bir çok yerde sözlü ya da yazılı olarak ifade ettim. Bu yüzden daha önce bir yerde bir başlık altında böyle bir yazı yazıp yazmadığımdan emin değilim. Blogumda yazmadığımı biliyorum ama. (:

Volkan Yılmaz, blogunda “resim değil, fotoğraf” diye haykıran bir yazı yazmış. Ki çok da haklıdıe kendisi. Fotoğrafa resim diyenleri düzeltmek de bende bir refleks olmuştur adeta.  Fakat Volkan bu durumdan yakınırken şu ifadeleri de kullanmış:

 

Resim içtendir, fotoğraf dıştan.
Fotoğraf bakmak, resim görmek içindir.
Resim hayal gücüne dayanır, fotoğraf ise olanla yetinir.

Ben de bu durumu vesile bilip, Sanat’a karşı kendi bakışımı anlatmak istedim.  Konu fotoğraftan açılmışken de fotoğraf ile başlayacağım… Burada belirtmek istiyorum ki Volkan sadece düşündüğüm bir yazıya başlamamda tetikleyici oldu. Bu yazı bir cevap niteliğinde değildir. (: 

Fotoğraf

Fotoğraf uzaktan bakınca ele bir makine alıp, bir delikten (vizör / bakaç) bakmak ve bir düğmeye (deklanşör) basıp o anı dondurmaktan, anısal bir anlam katmaktan ibarettir. Fotoğraf çekmek son derece basittir. Bak ve çek!.. Tabii ki insanlar bir şeyleri “zannettliklerinde” çok ciddi yanılma payları  vardır. Fotoğrafçılığı böyle görenler de yanılıyorlar. Bir fotoğraf çekebilmek için bir çok ayar, terim (iso, white balance, diyafram, enstantane, ışık, renk vs.)  hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. İyi fotoğraf çekebilmek için doğru zamanda doğru ayarları yapabilmek gerekir. Bu anolog makinelerde de böyleydi, daha pratikleşse de dijital (sayısal) makinelerde de böyle.

Tabii bahseceğim asıl konu fotoğraf çekmenin ciddiyeti, zorluğu değildi. “Bence fotoğraf nasıl çekilmeli?” “Hangi fotoğraf güzeldir (benim için)” sorularına cevap vermekti. Neyin güzel bir fotoğraf olmadığını söyleyerek başlayayım önce. Devamını oku →

Ocak 23 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Yorumsal
Yorumlar 3 Yorum