21 Kas 2008
Aslında her zaman kendimi çok iyi tanıdığımı iddia ederim ve bundan da hiç çekinmem. Her zaman kendimi 3. bir gözle izleyebilirim. Her gece yattığımda günümü ve biraz da geleceğimi düşünüp izlerim. İnsanlarla düşsel ama gerçekçi düşler kurup değerlendiririm. Bazen seçimler de yaparım bu düşünsellerin içinde. Karşıma çıkalara vereceğim tepkileri hazırlarım. Bu iyi bir şey. Çünkü benim olumsuzluklar karşısında güçlü durmamı sağlıyor…
Bir de kendime karşı empati kurarım. Benim yerimde başkası olsa ne tepki verirdim? Ona ne öğütler, nasıl yardım ederdim? Peki bunları kendim yapabilir miyim? Ya başkaları bunları bana dese ne yaparım? Tüm bu sorular, kişisel analiz-psikanalizlerimle kendimi bir yabancı gibi tanırım. Bu da karakteristik özelliklerimi benim karşımda ortaya koyar.
Fakat işin bir de fiziksel boyutu varmış! Buradaki yazımda Sinevidyon‘un konuğu olduğum bölümden bahsettim. Bu vesileyle de kendimin ilk kez profesyonel araçlarla kaydedilmiş ve günlük halime ait görüntülerini bir başkasını izlermiş gibi izledim. Sonucunda da kendime şaşırdım doğrusu..
İlk gördüğüm şey mimiklerim oldu. Zaman zaman bilinçli olarak mimik kullanır, hatta fotoğraf çekilirken türlü şaklabanlıklar yaparım. Ancak genel olarak yüz tepkileri olmayan biri olduğumu söylerdim. Öyle değilmiş. Tüm görüntü boyunca yüzüm, gözüm binbir şekil çizmiş. Çok acayip…
Sadece mimik de değilmiş. Sol kolum ağırlıklı olmak üzere, tüm bedenim durmadan hareket ediyor. Bir an bile… Oysa ben konuşurken elini kolunu oynatıp anlattığını pekiştiren insanlara ve kıyaslayınca “ben neden hiç hareket etmiyorum” diye kendime hayret ederdim..
Bir de takıntılı olduğum konu Türkçe var. Yazarken de konuşurken de çok fazla özen gösteririm. Mutlaka vurgu için farklı tonlamalarla konuşabilirim ancak doğru telafuza ve anlaşılır olmaya azami gayret gösteririm. Bu yüzden de iyi bir Türkçe’m olduğunu iddia ederim. Yazarken gerçekten de öyle. Ancak konuşurken öyle değilmiş. Harfler ağzımda ya yuvarlanıyor ya da eksik, ezik çıkıyor. Bu korkunç bir şey! Düzeltmeye çalışacağım…
Ve son mevzu tam da bu yazının sonuna dair. Konuşurken bazı konuları bir anda kesmişim. Nasıl bitireceğime karar verememişim. Ne özgürce uzun uzun konuşabilmişim uzatmama endişesiyle. Ne de bitirmek için “nokta cümlesi”ni bulabilmişim. Tıpkı yazarken olduğu gibi. Tıpkı bu yazıyı da bitiremediğim gibi…
20 Kas 2008
Son yazılarım sinema üzerine olunca kendimce bir çemkirmiştim. Vakit bulamıyorum, yazamıyorum, her kaçamağım da film izlemek oluyor. Bu defa öyle olmadı ama, yine sinemadan kopamadım. Fakat bu defa izlenilen de ben olacağım. Çünkü Sinevidyon‘un bu haftaki konuğu bendim. Sinevidyon, Televidyon nedir, Nasıl çekim yaptık, ben neler düşünüyorum, kim bu adamlar? Hepsini anlatacağım ama okumadan izlemek isteyeniniz varsa lütfen şu linke tıklasın: http://televidyon.com/p/608/haftanin-konugu-simto-alev-
Televidyon kendi tanımlarıyla şöyle; “Bir grup kafası bozuk insan televizyonda görmek istediklerini bulamaz, nöronlarına yıldırım düşer ve olaylar gelişir.” Çok da doğru bir tanım. Televidyon isterseniz internetten, isterseniz cep telefonunuzdan podcast olarak izleyebileceğiniz bir tür televizyondur. Teknik olarak tek farkı normal yayın şartlarında gerçek bir televizyondan izlenmiyor oluşu. Televidyon’da Sinemadan web’e, spordan teknolojiye kadar bir çok program var. Benim gibi televizyondan kaçanlar için müthiş bir araç zira içtenler, gerçekler ve televizyonlar gibi ticari değiller.
Sinevidyon ise Televidyon’un haftaiçi her gün bir bölümü yayınlanan sinema programıdır. Programı Özgür Poyrazoğlu ve Ender Ayna (Bu adama da bir site şart) hazırlayıp sunuyor. Bu adamlar Highschool Musical için “bu filmi kimler izlemeli” sorusuna “çoluk çocuk” cevabı verecek kadar da samimiler. Çekinmeden izleyin!
Özgür’le Sinevidyon ve FriendFeed aracılığıyla dialoglar kurmaya başladık. Sonrasında mailleştik. SanalCafe‘nin bir sinema organizasyonuna davet ettim, gelmediler. Oysa ben sinemaya bu denli yakın bu iki adamla tanışmayı çok istiyordum. Özgürle, Ender’in izleyici (cc) olduğu mailleşmeler sürerken Özgür’ün davetiyle SanalCafe’yi anlatmak üzere Sinevidyon konuğu oldum.
Çekim için arkadaşım Yunus’la birlikte çekim saatinden 30 dakika önca Maçka GMaill – Cinebonus sinemalarında olduk. Fakat içeride bir güvenlik görevlisinden başka kimse yoktu!. Bir gün öncesinde aldığım numarasından Özgür’ü ilk kez aradım ama açmadı. SMS attım, cevaplamadı. O an aklımdan geçenleri siz düşünün. :D
Bizden 15 dakika kadar sonra kapşonlu, yağmurdan ıslanmamak için büzülmüş, eli çantalar dolu bir adam geldi. Dik dik baktım. Muhtemelen “kim ulan bu mal mal bakıyor” demiştir. Baktım çünkü gözleri Julien Julien’di. Ve içeri girip soyununca (oha?) anladım ki bu gerçekten Televidyon’un kameramanı Julien Aksoy. Hemen yanına gidip tanıştım. Özgür’ü beklerken Yunus, ben ve Julien arasında ufak bir fotoğraf makinesi sohbeti geçti.
Tam da bu sohbetin üzerine backstage fotoğraflarını çekmek için arkadaşım Ozan da geldi. Özgür ve Ender hala yok.. Sonra ekipten başkaları geldi. Bunlar hala yok. Assoloist gibiler. Şakası bir yana, çok ciddi bir trafik vardı. Tüm sorun bu. Neyse, çok uzattım, çok sıkıcı oldu. Ya da ben öyle hissettim. Nasıl okunur bunca yazı be? Ben hemen Özgür’ün gelişiyle devam edeyim..
Özgür içeri girer girmez yanıma gelip selamladı, kendini tanıttı. Zaten tanıdığım için direkt “naaber?” dedim. Sonra beni Julien’le vs. tanıştırmaya kalktı. ((: Neyse, ben nasıl uzun zamandır arkadaşımmış gibi direkt “naaber?” dediysem, karşılığını da aynı samimiyette aldım. Netekim tüm bunları kaçıran Ender de geldiğinde aynı şekilde karşıladı beni. Ya da biz onu. (:
Çekim öncesi “ee, ne konuşacaz?” olduk!. Ben dedim “bir hazırlık yapmadım. Rahatım, zaten biliyorum sizi aranızda geyik yapıyorsunuz falan, öyle gider.” O dedi “Biz de ne konuşacağımız için fazla bi hazırlık yapmıyoruz, doğaçlama gidiyor.” “İyi” dedim. “İstersen biraz SanalCafe’den bahsedeyim, öyle girelim.” Özgür’le bu şekilde 2-3 soru cevap yaptık. Julien, Ender, Yunus, Ozan hepsi bizi izliyor. Özgür “e başladık zaten biz programa?” dedi. Gülüşmeler arasında da start verildi, Julien kayıt tuşuna bastı ve pattadanak çekmeye başladık. İzlediğiniz her şey plansız, programsız bir anda çıktı gitti. Özellikle söylemek istediğim şeyse, bölümde ne kadar gülüp eğlendiysek, ne kadar samimi görünüyorsa; bir o kadar da bunun arkasında geçti.
Bu yüzden ben hem bu iki adama beni davet edip birlikte çok iyi vakit geçirmemize, çok fazla eğlenmeme ve naçiz, benim hayatımın parçası SanalCafe’yi anlatmama vesile oldukları için; Hem de Serdar Kuzuloğlu‘na Televidyonu icat ettiği için teşekkür ediyorum..
17 Kas 2008
Bu yazı bir imza kampanyasına davet için hazırlanmıştır. Önemli bir konudur. Dolayısıyla kampanyanın çocuklara karşı olan tecavüz ve cinsel tacizde aciz kalan devletin, yasalarda daha medeni bir revizyona gidilmesi ve suçun ötesinde bu çirkinliğin önüne bir adım daha geçmek için olduğunu belirtip, sizlerle kampanya linkini paylaşacağım: http://kampanya.annecocuk.com/
Teşekkürler..
14 Kas 2008
Yoğun geçen günlerimi sonlandırıp, huzu ermeme az kaldığını düşündüğüm şu günlerde blogumu bir sinema bloguna çevirmiş gibi hissettim kendimi. Eğer daha gerçek bir yaşama dönmeyi başarırsam yine yaşamıma dair bir şeyler de paylaşmak istiyorum elbette. Bugünse yine büyük bir kaçamak yapıp vizyonun olaylı filmi Mustafa‘ya gittim. Eh, hakkında iki laf da ben etmesem eksik olurdu, değil mi?
Yukarıdaki paragrafta her ne kadar film desem de bu bir belgesel sineması. Bugün film arasında salonda dahi “aa!! ben bunu film biliyoduuaam” sözlerini duyunca, her şeye rağmen vurgulanması gereken bir ayrıntı olduğunu düşündüm. 3. Haftasına rağmen hala gidememişseniz, lütfen belgesel izleyeceğinizi bilerek gidin.
Mustafa yanlış bilmiyorsam Türkiye’nin ilk belgesel sineması. Yani sinema için çekilmiş ilk belgeseli. Yanlış biliyorsam da lütfen uyarın. Ve hem bir ilk (Can Dündar‘ın belgesel tecrübeleri olmasına karşın) hem de bir belgesel olarak değerlendirdiğimizde, beni tatmin edecek derecede seyir sevgi veren bir eserdi. Görsel öğeleri sinemaya yakışacak güzellikteydi. Her ne kadar özellikle aksiyon filmlerinde üst düzey efektler görmeye alışık olduğumuzdan bunları hafife alabilecek de olsak; basit ama emek harcanmış, kusursuz efektlerle karşılaştm. Filmdeki fotoğrafik öğelerse “caba” hanesine çoktan yazıldı. Çünkü bir çok görüntü (benim için özellikle silüetler) iyi birer fotoğraf karesiydi aynı zamanda.
Görüntüye eşlik eden müzikleri Goran Bregovich yapmış. Film vizyona girmeden www.mustafa.com.tr ‘de dinlediğimiz müzik ve daha fazlası belgesel boyunca görüntülere eşlik ediyor. Siteyi bir kenarca açık bırakıp tekrar tekrar bu müziği dinlemiştim.
Her neyse, aslında niyetim tartışmalara karşı bir iki cümle de fikrimce söyleyip, susmaktı. Bu ne olursa olsun Atatürk için yapılmış ilk film. Her şeyden önce bu bir cesarettir. Çünkü şüphe duymuyorum ki bugüne kadar böyle bir film çekilmediyse sebebi cesaretsizliktir. Ben umuyorum ki bir gün Atatürk için belgeselin çok uzağında yarı otobiyografik, savaş sahneleriyle dolu bir film de yapılacak. Mustafa belgeseli de aslında bir anlatıcının dilinden, sesinden benzeri bir şeyi yapıyordu. Mustafa belgeseli Atatürk’ün hayatını anlatıyor. Haliyle özel hayatından da parçalar içeriyor. Ancak sanıldığı gibi özel hayatına odaklı değil.
Özel hayatına dair olan bölümlerde ön sıralardaki eleştiriler Atatürk’ün kadın düşkünü ve alkolik olduğu yönündeydi. Tabii ki burada “Eh, Atatürk de insandı ama. Tabii kadınlarla da ilgilenecek, içki de içecek.” cümleleriyle başlayan, “Atatürk masal kahramanı değildi. Kanlı canlı bir inan, bir o kadar da gerçek bir kahramandı” temalı paragraflar da yazabilirim fakat lüzum da yok. Netekim belgeselde alıntı olarak karşımıza çıkan sözleriyle de Atatürk “Ben de insanım” diyor. Fakat belgesel Atatürk’ün eleştirilen özel hayat alıntılarından aslında öyle kısa notlarla bahsediyor ki, tartışmalar nereden çıkıyor anlamıyorum. Henüz gençlik yıllarında bir adamın, bir kadını sevip ona mektup yazması oysa ne hoştur. Bu Atatürk’ü duygusallığıyla benim gözümde yüceltir. Ha keza duygularını bir kenara bırakıp, cumhuriyeti kuran bir adam ancak takdir edilir.
Ben belgeseli izleyip, çok takacaksanız şu 2 mektup sahnesi, bir rakı alıntısını es geçip; kalan zamanlarda anlatılan Atatürk’ün nasıl bir adam olduğunu, kısa zamanda ne işler başardığını kavrayın. Bu cumhuriyet ilkokul kitaplarında yazılan “Atatürk düşmanı denize döktü” cümleleri gibi kolayca kurulmadı. İşte Can Dündar da Atatürk’ün ne zor bir yaşantıdan gelip cumhuriyeti kurduğunu anlatmış.
Atatürk’ün zor yaşantısının ise, ölene dek sürdüğünü gösteriyor bu belgesel. Atatürk’ün günde 3 paket sigara, 1 şişe rakı içtiğinin söylendiği günlerde Atatürk cumhuriyeti çoktan kurmuş ve devrimlerini tamamlamıştı. Bu günlerde ise derin bir yalnızlığa düşmüş ve bunu kendi sözleriyle ifade etmiş. Eğer Can Dündar’ın anlattıkları gerçekse (ki hiç şüphem yok) Can Dündardan önce kendimizi eleştirmeliyiz. Öyle ki; değil ölümünün 80. yılı, o daha ölmeden birilerince unutulmuş. Bırakın belgeseli eleştirmeyi de, onun istediği gibi, “onu hatırlayınız…”
Ve son olarak, boş verin Türk sinemasına desteği falan. Gerekirse illegal olarak temin edin, ama bu belgeseli izleyin. Bunu önemseyin. Çünkü önemli…