Turkcell, Avea, Turkcell

Bilmem kaç yıllık Turkcell abonesiydim. (Hat benim adıma değil) Faturalarım çok yüksek gelmiyordu. Hatta pekçoğunuz için de makul, ödenebilir miktarlardı. Fakat karşılığında aldığım hizmet benim için yeterli değildi. Dolayısıyla da “pahalı”ydı.

15 lira karşılığında 60 dakika her yöne görüşmem ve 11 lira karşılığında 100 sms alıyordum. 60 dakika ve 100 sms hiçbir zaman bana yetmedi. Ne var ki hiçbir zaman 100 dakikayı da -bir keresi hariç- 150 sms’yi bulmadım. Bulmam da.

Paketimi 120 dakikaya çıkartmak istediğimde benden istenen bedel 32 liraydı. Bu da benim Avea’ya geçişimi onaylayan teklif oldu. Mevcut paketlerimi iptal ettirip, Avea’ya numara taşıma isteminde bulundum. Turkcell’de 60 dakika her yöne ve 100 sms paketlerine ek olarak paket aşım ücretleri ile birlikte 35-50 lira arası fatura ödüyordum. 35 lira çok değil ancak paketi aşan 2-3 dakika için 10 lira çok…

Avea’da ise 15 lira karşılığında her yöne 150 dakika görüşme paketi aldım. 12 Lira karşılığında 100 sms ve 8 lira karşılığında da 100 mb data paketi. Ödediğim bedel aynı kalırken konuşma sürem 2,5 katına çıktı. 50 sms fazlasını atabilir oldum. 100 mb internet ise işin bonusu oldu tabii ki.

Avea ile fiyat konusunda son derece uyumlu bir çift olsak da, aramızda şiddetli bir çekimsizlik de vuku oldu. Bir cümle içinde 24 anlık ses kesintisi ile anlaşılmayan titrek sözler, bulunduğum hiçbir yerde gül yüzünü bana göstermeyen 3G ve zaman zaman pisti pas geçen sms’ler bir huzur kaçırana dönüşmüştü.  Yine de katlanılmayacak kadar değildi.

Avea ile olan birlikteliğimin birinci ayını kutlamak için hazırlıklara başlamışken ex operatorüm Turkcell’den bir telefon aldım… Telefondaki temsilci, “yeniden beraber olursak” cümleleri kurdu bana. “Sana 150 dakika her yöne görüşmeyi ben de 15 liraya vereceğim. Üstelik 1 yıl boyunca da fazladan 120 dakika bedava” dedi. “Boş ver 120 dakikayı, fazladan 50 sms ver, sarıl boynuma” desem de hayvan terlemişti besbelli. “Düşünmem lazım, 2 gün sonra yine ara” dedim.

2 gün boyunca sadece su içerek yaşadım. Geceleri uyku uyumadım. Geceleri başka şeyler de uyumadım. Hatta gündüzleri de… 2 gün sonra tekrar aradığında sordum, “peki bu 150 dakika 15 lira yeni bir tarife mi? Daha geçen ay 120 dakika 32 liraydı. Herkes geçebiliyor mu?” O da yeni bir tarife olmadığını, herkesin geçebildiğini ve ek 120 dakikanın bana özel olduğunu söyledi.

Kesin kararımı verip, yeniden Turkcell’e döndüm. İşin rengi de bu esnada belli oldu. Beni geçirdikleri her yöne 150 dakika 15 lira olan tarife aslında sadece kamu çalışanları için olan KamuCell tarifesiymiş.  Başka bir operatörden Turkcell’e geçerken istemeleri halinde bu tarifeye geçebiliyorlarmış. Şu an ben bir KamuCell’liyim.

Turkcell hattım yeniden açıldığında bir sms aldım. “sana 12 ay boyunca 120 dakika bedava vereceğim. Ama bir yıl benden ayrılmayacağına söz vermeni istiyorum.” Önceli görüşmelerimde bu 120 dakikanın taahüt karşılığı olduğu hiçbir şekilde belirtilmemişti. Buna rağmen Turkcell’e bu sözü verdim. Hala ufaktan kucak dansı yapıyor olsak da Turkcell kalitesini öncekinden ucuza alabiliyorum.

Not: Bu yazıyı yazdığım tarihte sms paketleri 3 katına çıkartılmış durumda. Her yöne 300 sms 11 lira. Ayrıca 100 mb internet de 10 lira.

Sonuç: Önce Avea’ya geçip aynı fiyata +90 dakika, +50 sms ve 100 mb internet kârım oldu. Daha sonra Turkcell’e geçtim. Bu defa 1 lira fazlasına +120 dakika ve + 150 sms daha kazandım. Turkcell’e tekrar geçeli henüz bir hafta olmadığı için faturalar geldiğinde ne olur bilemiyorum. Ancak kağıt üzerinde oldukça kazançlıyım.

Temmuz 05 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 2 Yorum

Daha iyi görebilmek için

Bundan iki yıl kadar önceydi. “Bu defa da daha çok paraya muayene olayım” düşüncesiyle olacak,  rutin göz muayenem için Dünya Göz Hastanesi’ne gittim.

Pek çok cihazla göz göze, diz dize vakit geçirdikten sonra “oku bakayım” testi ve rapor için doktorun yanına geçtim. Sohbet sırasında lazer tedavisinden de söz edilince sordum, “nası olur ki?” Beni bu konu ile ilgilenen doktora yönlendirdi. “Bilmem kaçınca kattaki Falanca Bey’e git.”

Falanca Bey’e gittim. “Gözlerimin hali budur, olursa lazer tedavisi olmak istiyorum” dedim. Falanca Bey’den bana tedaviyi, uygun şartları, maliyeti vs. anlatmasını beklerken, bana hiç beklemediğim bir soru sordu direkt: “Neden gözlüklerden kurtulmak istiyorsun?”

O an soruya hiçbir yanıt veremedim. Hazırlıksız yakalanmıştım. Ancak eve gelip o yorgunluktan, göz damlasının hışmından kurtulunca kendi kendime sorunun en sağlıklı ve net bir şekilde vermem gereken yanıtını bulmuştum. “Ben mevcut gözlüklerimden kurtulmak istemiyorum. Sadece daha iyi görebilmek istiyorum.”

Zaman zaman hala benzer soru(n)larla karşılaşabiliyorum. Eğer kapını çaldıysam, sadece daha iyisini hedefliyor olabilirim. Bu, olağan şartlarda sana -ya da konu her neyse ona- ihtiyacım olduğu anlamına gelmez. Gözlükle de görebiliyorum.

Konu göz değil ama merak edenler varsa söyleyeyim; 18. yaşımda ilk ciddi göz muayenemde sol gözüm 9.5 miyoptu. Lazer ile de ancak %40 iyileşme sağlanabilirmiş ve bana tavsiye etmiyorlar.

Temmuz 01 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok
Etiketler , ,

Yasaklı Google servisleri ve Youtube çözümü

Yakın zamanda TİB Youtube ile birlikte onlarca Google servisinin IP bazlı erişimini bir gecede durdurdu. O kadar konuşuldu, yazıldı çizildi ki; bilmeyeniniz yoktur. Bu yüzden haberden bir daha etraflıca bahsetmeyeceğim. TİB’in açıklamasındaki gerçek dışılıktan ve kanunun Anayasa’ya aykırı tavrından da bahsetmeyeceğim. Hukukçular yerince anlatıyor. Engelleme hakkında yüzeysel olarak teknik bilgi verip, geçici çözümden bahsedeceğim.

Daha düne kadar IP değil, domain tabanlı bir engelleme sözkonusuydu. Bu yüzden DNS ile sorunsuzca engelleri aşıyorduk. Tarayıcınızın adres çubuğuna bir site adresi yazdığınızda DNS’e (alan adı sunucusu) bir istek gönderilir. Denir ki; “bu site hangi bilgisayarda ise o bilgisayarın IP adresini ver bana” DNS arşivinden çıkarıp IP adresini verir. Daha sonra tarayıcımız o IP adresinin kapısını çalıp, “bana şu siteyi göster” der. TTnet ve diğer Türk servis sağlayıcıların DNS arşivleri kaba bir tabirle yasaklı bir sitenin adresini yazdığınızda yanlış IP vermesi konusunda düzenlenmişti. Biz farklı DNS’ler ile doğru IP’lere ulaşabiliyorduk.

Yasaklı sitelere girmek suç mu sorusunun hala net bir cevabı olmasa da DNS ya da hosts dosyası (aşağıda anlatıyorum) kullanmak suç değildir. Siteyi açtığınızda DNS’e gönderilen IP sorgulaması o sitedeki her resim, script, css, flash vb. dosyası için yenileniyor. DNS’in bize cevap vermesi de, bizim ona erişmemiz de milisaniyeler dahi olsa zaman alıyor. Her resim için yenilendiği düşünüldüğünde… Bizim için hızlı çalışan bir DNS kullanmak oldukça zaman kazandırıcıdır. Sık kullandığımız sitelerin IP adreslerini hosts dosyasına yazarak da DNS’yi de aradan çıkarmak mümkün. (üzeri çizili cümleler hatalı bilgidir ve Egemen Ergel’in düzeltmesi yazının sonundadır.)

TİB bugün domain tabanlı engellemeden vazgeçip yazının başında da belirttiğim gibi IP bazlı engellemeye geçti. Bunun anlamı şu; DNS ile de bu sitelere erişemeyiz çünkü DNS’in verdiği IP adresine “bana şu siteyi göster” dememize izin verilmiyor. Google konusunda ise şanslı olduğumuz nokta servislerini ayakta tutabilmek için onlarca sunucu ve IP adresi kullanmasıdır. Yani aynı site adresinin birden çok IP’de kopyası var diyebiliriz kabaca. DNS hangi IP’i denk getirirse artık… Google bu IP’leri dönüşümlü kullanıyor. TİB ise bu IP’lerin tamamını engelle(ye)medi. Bu durumda yapılabilecek en etkili şey; DNS’in engellenmemiş bir IP denk getirmesini beklemek yerine, doğru IP adresini hosts dosyasına yazmaktır.

hosts dosyası, hangi adrese hangi IP’den erişileceğini yazdığımız dosyadır. Mesela hosts dosyasına www.google.com adresini açtığımızda, 74.125.43.103 numaralı IP adresindeki www.google.com’u getirmesini isteyebiliriz. hosts dosyası yalnızca bir metin dosyasıdır.  Gerekli bilgileri her satıra bir tane gelmesi koşuluyla “IPadresi SiteAdresi” şeklinde yazmak gereklidir. (hosts dosyanızı nasıl bulacağınızı anlatacağım)

Google servislerine erişebileceğiniz toparlanmış IP listesi ise http://tinypaste.com/4c797f adresinde. Buradaki satırları hosts dosyanıza kopyalamanız yeterli. En azından tüm IP adresleri engellenene kadar. Yasağa (benim güvenmediğim proxy’ler gibi) alternatif çözümler her zaman bulunabilecek olsa da bu çözümler her zaman geçici olacaktır. Kalıcı çözümse bu yasaklara ve haksız engellemelere, yalanlara kanmadan itiraz etmektir.

Yasaklı sitelere erişimin ne kadar suç olduğunun belirsizliğini söylemiştim. Ancak Youtube harici hiçbir Google servisi için herhangi bir mahkeme tarafından verilmiş bir yasak kararı yoktur. Açıklamalar da bu IP’lerden yasaklı olan Youtube’a da erişilebildiği için engellendiği yönündedir. Hiçbir Google servisi yasal olarak engelli olmadığından, girmek tamamen serbesttir. Yine de hilesiz mümkün değil…

Windows kullanıcıları hosts dosyasına,
C:\Windows\System32\drivers\etc adresinden ulaşabilir. hosts adlı dosyaya çift tıklayıp, Not Defteri (Notepad)’ni seçerseniz, gerekli düzenlemeyi yapabilirsiniz. Eğer dosyayı kaydedemezseniz, Not Defteri’ni yönetici olarak çalıştırıp, hosts dosyasına erişmeniz gerekmekte.

Diğer işletim sistemleri için Google’a sorabilirsiniz. Ya da cevap verebileceğim bir sorun(un)uz olursa yorum bırakmanız yeterli.

Düzeltme: Egemen Ergel, DNS’in bir kere IP’yi verdikten sonra, her resim vb. için yeniden istek gönderilmediği konusunda bu blog yazısının FriendFeed yansısına uyarı ve düzeltmede bulundu. İletisini burada da paylaşıyorum…

Bir sayfadaki her bir obje icin tekrar tekrar dns sorgulaması yapılmaz. DNS Zone ayarlarında isteyene verilen bilginin ne kadar sure gecerli olduguna dair bir TTL degeri verilir. Misal www.simto.com‘un ip adresi x.y.z.t’dir ve bu bilgi 24 aat gecerlidir der alan adının DNS sunucusu. Sonrasında sizin sorgularınızı yaptıgınız DNS’de de, sizin kendi makinanızdaki DNS client servisi de bu bilgi ışığında aynı sayfayı tekrar sorgulamak isteyen uygulamaya zaten bilmekte oldugu, önbelleğinde tuttugu( cacheledigi) bilgiyi verir. Ta ki TTL suresi sonuna kadar ya da DNS onbellegi temizlenene kadar… Artık hangisi once olursa.

Haziran 23 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori İnternet
Yorumlar Yorum Yok
Etiketler , , , ,

İnternet sosyalleştirir

Önceki gün “bırakın internet düşmanlığını” diye yazmıştım. Uzun sayılacak bir yazı oldu. Çok konudan bahsettim. Aklımda pek çok konuya kapı aralandı hiçbirini daha fazla açıp o yazıya dahil etmedim karmaşa yaratmamak ve konu bütünlüğü koruma çabası ile. Bugün ise o kapılardan birini açıp iki satır yazacağım.

Bu kapının üzerinde “internet asosyalleştiriyor” yazıyor. Artık kimse bir araya gelmiyor, ortak bir etkileşimde bulunmuyor düşüncesi olduğunu gözlemliyorum. Okan Bayülgen konuyu “artık ailecek televizyon izlenmiyor”a kadar indirgedi üstelik. Ben de “televizyon” konusuna katılsam da tam aksini savunacağım.

Fakat öncesinde “biraraya getirecek şey televizyonsa, hiç olmasın” demeyi tercih ederim. Ailecek televizyon izleme kültürünün yaygın olduğu dönemlerde 528 kanal izleme imkanımız yoktu. Ha keza gerek içerik eksikliğinden gerekse iş-güç-okul kaygısından, akşamları 2 saat bön bön o kutuya bakılır, çok da geç olmadan yatılırdı. Ben ailemle sofra ve televizyonun denk geldiği zamanlar hariç o birlikte televizyon izleme eylemeni hiç gerçekleştirmesem de, her akşam yemeğinden sonra çayımı ailemle içiyorum. Sabahları var olan iş telaşıma rağmen kahvaltımı ailemle ediyorum… vs. vs… Aile ile bir arada vakit geçirmek için hiç de televizyona ihtiyacımız yok.

İnternet’e geri dönersek, eğer bir yere gittiğimde Twitter’a “falanca yerdeyim” yazdığımda gerçek bazı arkadaşlarımla o an yüzyüze görüşebiliyorsam, bu internetin beni sosyalleştirdiği noktalardan biridir. Bugün birlikte sinemaya gittiğim, bir kafede sohbet ettiğim, evimde akşam yemeğine davet ettiğim, gözlerinin içine baka baka kahkahalarla güldüğüm ya da yanımda otururken ağlayabildiğim bir çok arkadaşımla interneti aracı edip anışmışsam ve geçen 10 yılda hala arkadaşsam, internet beni sosyalleştiriyordur.

Mesela bir sosyal paylaşım sitesinde ben Ciguli’yi överken bana “adam haklı beyler” diyen elkızı ile Ciguli’nin bir sonraki konserinde birlikte bira içip, birlikte Binnaz’a sesleniyor, sonra binnaz’ı bir kenara bırakıp akşam “eve gidiyorsak” da internet beni sosyalleştiriyordur. Yatmadan önce 100 darbeli kitabı okuyan bir başka adamla kız peşinde koşuyorsak yine internet beni sosyalleştiriyordur.

Eğer bilgisayar başından kalkmadan işi gücü Twit atmak, Facebook’da arkadaş listesini büyütmeye çalışan birileri varsa -ki varlar- bizden değildir. O adamı internet asosyalleştirmiyor. Asosyal olduğu, bilgisayar başında değilken kendini ifade edemediği, bir şekilde dışlandığını düşündüğü veyahut gerçekten öyle olduğu için kendini yalnızca internette ifade etmeye çalışıyor. Bu yüzden öyle görünüyor.

Ancak internet sizin tabirinizle “gerçek hayat”ta kendini ifade edemeyenlere sahi sözünü açıkça söyleme fırsatı verdiği için, bilgisayar dışında belki de aşırı çekingenliğinden, mahalle baskısından, yağ kuyruğundan asosyal kalmış birinin yine sizin tabirinizle sanal dünyada dahi olsa sosyalleşebilmesi yine internetin bu bağlamda iyi bir amaca hizmet edebildiğinin, faydalı kullanılabileceğinin göstergesidir.

Okuyan hepinize çok tenkyu!

Haziran 14 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar 1 Yorum

Bırakın internet düşmanlığını

Ne zaman televizyonda bir stüdyo programı izlesem, illa ki mevzu internetten de geçiyor. Bu yemek  tarifi programından siyasi tartışma programlarına kadar geniş bir deve tüyü yelpazede sürüp gidiyor. Televizyonlarda internetten sözedenlerin olması uzaktan kulağa hoş gelse de yaklaşınca davulun tokmağının yanlış yerlere vurup birilerini rahatsız ettiğini görmemek mümkün değil.

Yıllardır süren haberler var(dı):
– İnternetten tanıştığı adam katili oldu
– İnternette chat yaparken dolandırıldı
– İnternette tanıştığı adamla evlendi, her gün dayak yiyor
– İnternette oyun oynayan genç çıldırınca soda içti

Şimdi ise önce Facebook’un popüler olması, ardından selebritilerin Twitter’ı (Pelin Batu tuvitır diyor) keşfetmesiyle iş çığrından çıktı. 10 yıldır var olan sözlükler, bu günlerde açılan davalarla çok daha popüler.

Fakat sorun şu ki; her yerde bir interneti kötüleme çabası var. “Sözlüklerde bana hakaret ediliyor” diyenler, televizyonlarda sözlüklere ve yazarlarına sözlüklerde görülmeyecek hakaretler ediyorlar. Bir örneğini geçen hafta Disko Kralı’nda Nihat Doğan ile gördük. Malesef ‘caps’ yok…

Oysa ek$i sözlük başta olmak üzere bir çok popüler sözlük, avukatların da içinde olduğu moderator kadrosu ile korunmakta. Bu sebeple de hukuksal olarak suç sayılacak hiçbir bilgi sözlüklerde yeralmamaktadır. Olur da gözden kaçmış bir şeyler varsa da yasalar zaten madur olandan yanadır. Bugün pekçok sebeple şikayet ettiğimiz 5651 sayılı kanun tamamen site karşıtı bir şekilde hakarete uğradığını iddia edene inanılmaz haklar sunmaktadır. Ancak bu hakları kullanmadan önce, sözlük ya da internet kullanıcılarının kimler olduğunu bilmek gerekiyor.

Ertuğrul Özkök’ün Twitter macerasını törpülediğim yazımda da belirttim; interneti kullananlar, siz televizyonları, gazeteleri kullananlar gibi etten kemikten gerçek insanlar ve birer ‘bireyler’ niyetleri de berberistanda bir berber dükkanı açmak değil.

Her şeyden önce interneti kullanan insanlar, sokakta karşınıza çıkan insanlar. Siz manavdan elma alırken sırıtarak muz alan adam internette mesela. Ayakkabınızı aldığınız mağazada size “hoş geldiniz” diyen adam da internette, gittiğiniz barda biranıza su katan hıyar da orada. Saçınızı kesen berber, çayınızı tazeleyen çaycı, sokakta sizi tanıyıp selam veren adam, tüm hayranlarınız ve sizden nefret edenler de internette. İnanmayacaksın ama, sen bile internettesin! (ayıp olacak diye düşünmesem bu paragraftaki son cümle “ulan” diye biterdi.

Bu yüzden  internet kullanıcısını ayrı bir grup olarak görmekten vazgeçmek gerek. Bu Siyah giyenler kedi keser, kırmızı giyenler Mustafa Keser demek ya da tüm hakemler “ibretlik”tir demek gibi bir şey. Olur mu hiç öyle şey? Ben de kalkıp “Tüm gazete yazarları” ile başlayan cümleler kursam? Hem televizyonlarda, gazetelerde adımı vermeden “internet kullanıcısı”, “sözlük yazarı” diye benden sözediyorsunuz, değil mi?

Bu aşamayı geçtikten sonra “birey” sözcüğüne odaklanalım. İnternette yazan her insan ayrı bir lisan ve hiçbir siteyi, grubu, partiyi, tavşanı temsil etmiyorlar. Bu insanların her birine de dava açma hakkınız var. Yani “youporn.com’da bana hakaret ediyorlar” demek yerine, “xxx18+ kullanıcısı bana hakaret ediyor” deyip o kişiye dava açmak en doğrusu. E adam benim hayranı olduğum Nihat Doğan’a hakaret edip kırmızı çizgiyi geçmiş. Neden beni de suçluyorsun aynı sitedeyiz diye. Bu şeye benziyor bak; Şimdi ben bi kafede oturuyorum, arkadaş var tavla oynuyoruz. 4-3 yeniliyorum ama marsa da yolum var. O sırada 12. numaralı masa Ece Erken hakkında “saf” falan diye densizce konuşuyor. Sonra sen geliyorsun, ben tam mars edecekken tavlayı elime veriyorsun. Olacak şey mi?

Mazeretini de biliyorum, takma ad ile yazıyorum, yazıyorlar. İşte yasalar karşısında bu durumun hiçbir önemi yok. İçerik kaldırma talep edebiliyorsun. Önce site yöneticisinden yasal yollarla içeriğin kaldırılması isteniyor, cevap alınamazsa da hosting firmasından. Olmadı mı? Ağzına bile korsun tokadı!  Ha, illa kişiye mi dava açacaksın? IP vb. tüm bilgiler hosting yöneticisinde yasal zorunluluk olan dijital imza (hashtag) ile zaman damgalı olarak  6 ay süre ile değiştirilemez veri olarak saklanıyor. Bu nedenle vazgeç takma adları mazeret göstermekten.

İnternette takma ad kullanımı da bir saklanma güdüsü değil, bir tür kullanım alışkanlığıdır. Facebook bunu bir miktar tersine çevirmiş olsa da anonim kalmayı tercih edenler de var. Saygı duymak gerekiyor. Çünkü meselenin özünde bir görüş  bildirimi var. İnternetteki adamın kim olduğunu bilmediğin gibi, mahalle kıraathanesinde Dostoyevski okurken seni söven adamın da kim olduğunu bilmiyorsun. Fark yok, varsa da fiyatıdır.

Hakaretler, anonimlik hakkı, yasal prosedür, lahana turşusu işin sadece bir bölümü. Mesela Twitter’da o an yaptığım işi yazmamı saçma bulanlar var. E iyi de şükela kardeşim, sen beğendiğin bir kitabı dostlarınla paylaşmıyor musun? Hiç, bir arkadaşına “ulan ne içmişim dün gece” demiyor musun? Twitter gibi siteler bu işi daha hızlı bir şekilde daha çok arkadaşa ulaşarak yaptırıyor. Paylaşacak daha çok nesnem ve fikrim olması da bir zahmet senin eksikliğin olsun. (Paylaşımcılık da aslında ayrı bir yazı konusu olur ha)

Yukarıdaki paragrafıma bu internet düşmanlarının cevabını da tahmin ediyorum: “Ben internetten değil, yüzyüze ya da telefonla sadece yakınlarıma paylaşıyorum. Sizin gibi tanımadığım binlerce insana değil.” Tahminim yanlış değilse, cevabım da hazır.

Her şeyden önce internet bir iletişim aracı. Duman’dan saymaya başlamayacağım, zaten solisti Kaan için keş dedikoduları var ama biz mektup ile başladık mesela. Sonra telefon girdi hayatımıza, birilerine mektup yazmak yerine ara sıra “bağlatarak” arama fırsatı bulduk. Sonra direkt arayabilir olduk, telefon cebimize girince her ana inebildi arama sıklığı… Devrim diye SMS hizmetini sundular bize.. Kimse bana arkadaşlarıma çocukluğumda gördüğüm 3-5 örneği gibi mektup yazmak yerine telefon açıyorum diye kızmadı. Bugün ise aynı kişilere internetten ulaşıyorum diye yargılanabiliyorum.

MSN gibi iletişim araçlarının bazılarını, Twitter gibi sosyal ağ sitelerinin onlarcasını farklı amaçlarla aktif olarak kullanıyorum. Listelerinde yüzlerce kişi var. Bunların en az yarısı sıkça yüzyüze ya da telefonla görüştüklerim. Aynı şehirde olduklarımın neredeyse tümü ile en azından bir defa görüştüm ve sesini duymadığım insan sayılıdır. İnternet bu bağlamda (ve balgamda) sadece bir iletişm aracıdır. Siz farklı olduğunu düşünüyorsanız ya da farklı kullanıyorsanız, kusur yine bende değil. Sende de değilse, kesin kadı kızındadır…

Ulaşabildiğim diğer binlerce insansa, bilinçli olarak beni takip etmeyi seçenler. Biri beni Twitter’dan eklemişse, yaptıklarım ya da düşündüklerim ilgisini çekiyordur. Zaten televizyoncuları, gazetecileri de kendi mecralarında aynı sebeplerle takip ediyoruz. Madem öyle, biz de köşe yazısı okumayalım (mı?)

Üstelik aynı zamanda ben internet sayesinde gerçek bir iş ile para kazanıyorum. Tüm banka işlemlerimi oturduğum yerden yapıyorum. Kazandığım vakitle daha çok okuyabiliyor ya da arkadaşlarımla vakit geçirebiliyorum. Pek çok bilgiye doğrudan internet vasıtası ile erişiyorum. Siz, bilgilerin yanlış olduğunu, kendi bildiğinizin doğru olduğunu düşünsenizde ben gerçekten doğru bilgilere erişebiliyorum.

Bir ürün alırken reklamlarda “valla 2 gün kullandım belimin ağrısı şıp diye geçti” diyen teyze yerine, kozmik diski gerçekten bir yerlerine takanların yorumlarını okuyorum. Gerçek kullanıcı deneyimleri. Tüm alıpverişlerimi de internetten yapıyorum. Bilinçli bir alışverişle sanıldığı gibi sürprizlerle karşılaşmıyorum. Üstelik de daha ucuza alabiliyorum.

Dahası var, sen televizyonda her şeyi konuşamazken, ben şurada bok falan yazsam kimse bir şey demez. Yazdım bile zaten. Senin gazetede yazamayacağın her şeyi aynı şekilde ben burada özgürce yazabilirim. Bu düşünme, düşünüğümü aktarma hakkım da kimseye zarar vermez. Sana bile…

Birkaç adam interneti yanlış kullandığı, yanlış yorumladığı ya da birkaç milyon internet kullanıcısından 50’si kendisini beğenmediği için bana adımı kullanmadan hakaret edebilmeleri, her anlamda bana fayda sağlayan bu teknolojiyi faydasız sanmaları, başkaları ile iletişim kurabiliyorum diye beni boş adam ilan etmeleri, kendilerini zaten eskaza milyonlarca kişi izleyebiliyorken beni takip eden 1000 kişiyi çekememesi beni gerçekten rahatsız ediyor.

Şöyle bir yazayım dedim ama neresine dokunsam elimde parçalandı. Neresinden sözetsem altından başka şeyler çıktı. Sonucunda da böyle yetersiz, eksik ve havada ama yine de derdini anlatabileceğini umduğum bir yazı çıktı.

konuyla ilgisi olan iki tv programından alınmış video:
Tuna Kiremitçi ssg’ye Karşı
Murat Bardakçı – Wikipediaya Engellensin

Hadi, öptüm hepinize!

Haziran 12 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar 1 Yorum

Yeni bir blog: Dünya Küçük

Uzun zamandır hiç yeni bir blogdan bahsetmiyordum fakat bunun vakti gelmiş. Bu akşam “blogumu izlesene” yazan bir sms aldım. Mesajı atan, son birkaç yıldır attığım mail’lerin %78.2’sine “out of office” yanıtı veren kuzenimdi. Ofisten uzak kaldığı bu zamanların birçoğunda gerek iş gerekse gezi için ülke dışında oluyordu. Şimdi bu seyahatlerinden kalan anıları bir blogda toplamaya başlamış. Dünya Küçük.

Bir yandan eski, bir yandan taze seyahatlerini bloguna yazıyor. Hem güzel bir açık anı defteri olup, hem de işe yarar bir şehir rehberi vazifesiyle, olası seyahatleriniz için ipuçları veren, fotoğraflarla dolu bloga http://dunya-kucuk.blogspot.com/ adresinden erişebilirsiniz.

Haziran 06 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori İnternet
Yorumlar 2 Yorum