@tavsankardes Güle güle

Haberimiz malum; Twitter’da tavsankaç nick’i ile ikamet eden Ertuğrul Özkök, 4. gününde Twitter’dan uzaklaştı. Bunu da yine Twitter üzerinden bini aşkın karakter harcayarak duyurdu. Tam 9 tweet. Ben de bu aykırı varoluşu ve ve gidişi gıdıklamak istedim.

Bunun için de her bir tweet’ini tweet’ime banıp, Twitter’a sığmaz aymazlıkta yanıtlayacağım. Kendim yazıp kendim okuyacak, kendi kendimin körü-sağırı olacağım. Aşırı heyecanlıyım, ilk kez böyle bir röpörtajım olacak. Şimdiden afiyet olsun.

(Ertuğrul Özkök’ün mesajları başına nick’i olan tavsankac’ı ve cevaplarımın başına nick’im olan naturelgs’yi koyacağım.)

tavsankardes: Sevgili arkadaşlar, geçen cumartesi akşam dahil olduğum twitter toplumuna bugün itibariyle veda ediyorum. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
naturelgs: Selamını karşılıyorum. Cumartesi’nin c’sini, Twitter’ın t’sini bir de Nazilli’nin i’sini büyük harfle yazsanız güzel olurmuş. “akşam”a da bir I harfi eklesek, tadından yanında yatılır hani.

tavsankardes: Ayrılmamın nedeni şu: Burası çok canlı, çok heyecanlı ve 24 saat çalışan bir ortam. Sadece mesaj göndererek kalınacak bir yer değil.
naturelgs: Burası da aslında tüm şehirler gibi 24 saat canlı. 24 Saatini burada geçiren insanlar yok. Herkesin farklı yaşam düzenleri, farklı saatler arasında uyumadan yaşamalarına olanak tanıyor. Hepsi bu. Burası sadece mesaj gönderilerek kalına(bile)cak bir yer.

tavsankardes: Burası çok canlı bir diyalog ortamı. Her an yazıp cevap almak, bu diyaloga katılmak gerekiyor. ben ne lyazık ki buna dahil olamıyorum.
naturelgs: “Burası çok canlı”  gibi cümle tekrarları yazıyı sıkıcı kılar aslında. Ben okurken sıkılmadım ama şimdi ben de tekrar ettim ya; kesin benim okurum, sıkılacağım… Burası (Twitter) aslında bir diyalog ortamı değildir. Aksine monolog ortamıdır. Temel amacı o an ne yaptığınızı yazmaktır. “Yeni aldığım ayakkabılarımı boyuyorum” gibi. Bununla birlikte bir düşünce de yazılabilir. Ya da “Koşun beyler, RTE CNN Turk’de” gibi açık duyurular.

Twitter’ın @ işareti ile kullanıcı mimleme opsyonunun da temel mantığı budur. Diyaloga girmek değil. “@tavsankardes bugünkü yazını çok beğendim” bunun örneğidir. Cevap vermeye gerek yoktur. Bu zaten bir anlamda “herkese söylüyorum, gelinim sen de işit” demektir. Bu tabii ki diyaloga girilemez demek değildir. Okuyun, yazın. Cevaplamayın ama okuduklarınızdan beslenin. Bazen oradaki @’lerinizi toplayıp bir yazı bile çıkarabilirsiniz.

Ayrıca tüm bunları 140 karakterlik tek bir tweet’de yapmak gerekiyor. 9 tweet değil. Uzun uzun yazmak için gazeteler, dergiler, bloglar ve farklı sosyal mecralar var. Fakat böyle yapacaksanız siz onları keşfetmeyin lütfen.

tavsankardes: Ama bu üç gün boyunca acaip eğlendim. Bunu bilmenizi istiyorum. hepinizi, kim ne yazmışsa hepsini sevdim.
naturelgs: “acaip” güzel sözmüş. Ben Twitter’daki varlık sürecini izleyemediğim için eğlencenize ortak olamadım. Ancak şimdi eğleniyorum. Lütfen hepsini sevmeyin. Mutlak sevgi yalandır. 5000’e yakın takipçi ile en kötü şartta 4 günde 10.000 mesaj aldınız. Etraf gerzek kaynıyor, eminim size gelen mesajların da bazıları saçmaydı. Sevmeyin onları, gerçekten hem de…

tavsankardes: Üç gün boyunca sadece bir kişiyi blokladım.(Bakın bloku da tam öğrenmiştim.) Geriye kalan herkesin mesajını okudum, cevaplamaya çalıştım.
naturelgs: Yaşasın! Hepsini sevmemişsiniz işte. bloklamışsınız bile. Yalnız bloklayana kadar, geri kalan herkesle birlikte onu da okumuş olmalısınız.

tavsankardes: Ama ne yazık ki zamanım bu yapıcı, canlı diyaloga izin vermiyor. Tavsankardeş biliniz ki hepinizi çok sevdi. Sevmeye devam edecek.
naturelgs: İşte sebep yanlış kullanım. “yazı hazırlıyorum, bakalım sabaha yetişecek mi. Kahvem’i de getirdi Ayşe hanım” gibi bir twit atın, sonra kaybolun. Ne olacak yani? Bakmayın siz o “selebriti”lere. Onların İnternetle belki tek ilişkisi Twitter. O da Twitter medyada ünlü oldu diye. “Biz de medyanın gündeminde kalalım” diye. Yoksa Twitter’a gelene kadar neler yok ki? Akıllıca kullanan sanatçılar da var elbette. Siz uymayın o “selebriti”lere.

tavsankardes: Burada bulduğum en güzel şey, özlemini çektiğim hoşgörüydü. Herkes birlikte yaşama kültürünü benimsemiş.
naturelgs: Çok güzel; fakat o hoşgörülü dediğiniz insanlar monitörlerin içinde yaşayan küçük cinler değil. Bazılarıyla bakkalda karşılaşıyorsunuz, bazıları İstiklal’de sizi görünce başıyla selam veriyor. Bazıları sizin takipçiniz. Hepsinin işi ya da okulu, ailesi, sevgilisi var. Benim yok, çok yalnızım bu yüzden. “Hadi gülümse” O insanlar zaten çevrenizde. Buna rağmen o hoşgörüyü çevrenizde bulamıyorsanız, ya İstiklal’den geçmiyorsunuz ya da bir şeyleri yanlış anladınız. Twitter’da da sokaktaki adam var ama. Bazıları hoşgörüşü, bazıları mankafa.

tavsankardes: Bence siyasetçileri ve köşe yazarlarını twitterde zorunhlu staja göndermek lazım. Ben stajımı yaptım sayıyorum. Hepinize sevgiler.
naturelgs: Bir staj gerekiyorsa, bu içtenlik adına olmalı. Orada bir siyasetçi, bir Cumartesi akşamı “ulan şu rakı, peynir, armut gibisi de yok be”  derse; ya da mesela Başbakan “az önce Obama’ynan görüştüm, Haberler” gibi bir twit atarsa olmuş demektir. Yoksa nedir ki? Ekranın ortasında ufak bir kutucuk, bir klavye ve göz dolduran harf kalabalığı.

tavsankardes: İçinizde çok yaratıcı, çok başarılı arkadaşlar var. Burası müthiş ve heyecan verici. Hepiniz hoşçakalın.
naturelgs: Kesinlikle öyle. Teşekkürler, güle güle.

tavsankardes: Bu süre içinde istemeden kırıdğım arkadaş varsa özür dilerim. Hepiniz hakkınızı helal edin. Sevgiler.
naturelgs: Eyvallah, helal olsun…

Haziran 02 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar Yorum Yok

Küçük Aptalın Büyük Dünyası

Blogumda bir kitap kategorisi olduğu halde kitaplardan pek söz etmiyorum. En büyük sebebi de yeterince okumuyor oluşum. Bugün ise okumak bir yana, henüz çıkmamış bir kitaptan, Küçük Aptalın Büyük Dünyası‘ndan bahsedeceğim.

PuCCa‘nın yazdığı bu kitaptan bahsetmeme sebep ise, birkaç sebeple önemli bir iş olması. Kitabı tanıtmaktan ziyade de önemli kılan detaylara değineceğim. Fakat peşinen söyleyeyim, kitap uç bir durum yaşanmazsa 1 Haziran’da, yaşanırsa da Haziran’ın ilk haftası satışta olacak.

(Yukarıdaki resim kitap kapağıdır, tıklarsanız büyür.)

Kitap önemli çünkü bir “blog yazarı”nın bir “kitap yazarı”na olan tamamlanmış yolculuğuna emsaldir.  Üstelik -bilgimce-  Türkiye’deki ilk emsaldir.

Okuyan Us Yayıncılık ve başındaki güzel adam Cem Mumcu, tematik kitaplarına Dizüstü Edebiyat adında yeni bir seri eklemeyi düşünmüş. Dizüstü Edebiyat serisi, başarılı blog yazarlarından bazılarının yazdığı/yazacağı kitaplardan oluşacak. Ben de naçizhane bir blog yazarı ve daha önemlisi okuyucusu olarak blogların başlı başına birer medya organı olduğunu, pek çok blog yazarının -sözüm ona- bazı köşe yazarlarından çok daha “usta” olduğunu bu nedenlerle de daha çok önemsenmeleri gerektiğini fırsat buldukça söylemeye çalıştım.

Bloglar hala pek çoğu tarafından alelade “site”ler olarak görülse de, medya planlama ajansları hala görmezden gelse de ve daha önemlisi, sırf ortam “internet” diye, internet önemsiz, yalan-yanlış, tü kaka diye yazdıkları önemsenmiyor. Oysa PuCCa gibi bir sürü blog yazarı edebiyatın dibini sıyırtıp parmak yalatmaktadır. Ya da bir sürü blog yazarı önlerine her gün yüzlerce basın bülteni düşmemesine rağmen gündemi daha iyi tutmakta ve takip etmektedir. Ve bir sürü blog yazarı da hiçbir marka, siyasi parti, örgüte yandaş olmadan tamamen dürüst içerik üretebilmektedir.

Ben edebiyat kısmında kalacağım; PuCCa tanıdığım en eski blog yazarlarından biri. Bildiğimden beri de kendi tarzında istikrarını koruyarak ilerlemeye devam ettiğini söylemeliyim. Hani klişe bir söz ama “kalemi kuvvetli” bir yazar. Anlatacak derdi, söyleyecek sözü var. Bu nedenle böyle bir blog yazarının kitap çıkarıyor olması da, birilerinin onu -ya da blog yazarlarını- kitap çıkaracak kadar önemsemesi çok değerli.

Küçük Aptalın Büyük Dünyası‘nı  önemli yapan bir diğer şey ise anonimlik kavramı. Yıllardır kimliğini gizleyip Maryln Monroe fotoğrafı ve PuCCa adı ile tanınan bu güzel -olduğunu düşündüğüm- kız kitabında da PuCCa imzasını kullanıyor. PuCCa’nın gerçek olmadığını düşünenlerden, anonim bir yazarı okumayı tercih etmeyenlere kadar pek çok insan figürünü gözlemlediğimi söyleyebilirim. Sadece adlarını gizlemeyerek ya da seksi fotoğrafları için tıklatarak anonimlik kavramından uzaklaştığını düşünüyorlar. Oysa özellikle sosyal medyada, bloglarda, internet gibi güvensiz bellenmiş bir ortamda anonimlik adını ve yüzünü gizlemek değil, “kim olduğun”u gizlemektir.

Ben PuCCa’nın adını, ne iş yaptığını, yüzünün neye benzediğini bilmesem de yazdıklarından kim olduğunu, ne anlattığını biliyorum. Bunu da yeterli buluyorum açıkçası. Kaldı ki bir yazı kurguyla oluşturulup edebiyatla zenginleştiriliyorsa. Bir gerçeğin içine bir de hayal katılabiliyor, ama ikisi ayrıştırılabiliyorsa; yazı amacına ulaşıyorsa altındaki imzanın gerçek bir ad olup olmaması da mühim değildir. Bu kitabın altında PuCCa imzası varsa, kitabı “PuCCa”nın yazdığını da biliyorumur. Hepsi bu! Ha, PuCCa’yı merak etmiyor muyum? Ediyorum. Aynı zamanda anonim kalma tercihine saygı da duyuyorum…

Yine de anonim bir kitap çıkarmanın risk olduğunu düşünüyorum. İyi ve belli kesimlerde popüleritesi olan bir yazar, profesyonel bir ekibin içinde (malum, 1000 lirası olan herkes köşedeki ozbirik yayınevinden kitap çıkarabiliyor) kaliteli bir iş yapıyorsa, geleceği nokta imza günleri, televizyon programlarına konuk olma vesairedir. Medya’nın da yazılarında cinsellik de barındıran bu anonim kızın üstüne gitmesi olasıdır. Bence olması gereken, güzel şeylerdir de bunlar PuCCa için. Umarım bu süreçte kimse bu konudaki saygısını yitirmez. Benim için üzücü olansa, ortak bir platformu paylaşacak kadar yakın olmama rağmen, internetten indireceğim(!) kitabı belki hiçbir zaman imzalatamayacak olmak.

Tabii deli gibi blog yazan birinin kitap çıkardığı bir anda duyulunca, akla gelebilecek ilk şey kitabın 120 sayfayı geçmeyen ve blogda yıllardır yazılmış yazılardan seçmecelerle hazırlanmış olmasıdır. Öyle değil… PuCCa bu kitap için ayrı bir yazım sürecine girmiş. Üstelik de 300 sayfayı devirmiş.

Demem o ki; zaten tanıdığımız, güvendiğimiz, adını olmasa da kendini bildiğimiz bu kız dolu dolu doyurucu bir kitaba güzel bir ekiple imzasıdı atmış. Türkiye için bir ilk başarılmış ve anonimlik konusunda belki tabular da zorlanmıştır. Bu yüzden varsa önyargılarınızı bir kenara bırakıp 1 Haziran’da bu kitabı bulup alın. Söz, PuCCa imzalamazsa ben Cin ali çizeceğim.

Bu arada yazı boyunca PuCCa’dan çokça bahsetsem de bu kitap Dizüstü Edebiyat’ın sadece ilk kitabı. Önümüzdeki 3 aylık süreçte sırasıyla Sami Hazinses ve Her Boku Bilen Adam‘ın da kitapları gelecek. Hepsini şimdiden tebrik ediyorum, zaten bir işi başardıkları için başarı dilemiyorum.

Bitirirken;
Kitap
hakkında PuCCa’nın yazısı burada, çekilen enfes klip HD olaraksa şurada. Ayrıca Dizüstü Edebiyat‘ın ve PuCCa GüNLüK‘ün birer Facebook sayfası da var.

Sevgiler,
Kelebekler sizinle osursun…

Mayıs 25 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Haber, kitap, Yorumsal
Yorumlar 8 Yorum

Ev işi pizza

Fotoğraftaki şey, kardeşimle evde pizza denemelerimizin ikincisidir. Bu defa bir parça yakmış olsak da çok daha lezzetli olduğumu söyleyebilirim. Şimdi canım yemek blogu arkadaşlarıma olan özenme içgüdümle, ilk kez blogumda bir tariften sözedeceğim.

Aslında pizza kabaca, bir hamur, üzerine biraz salça ve kafana göre malzemelerden oluşan bir yiyecek olduğu için burada bir “malzeme listesi” ve “yapılışı” başlıkları açmak yerine, kendi uyguladığımız pizza çözümünü anlatacağım.

Pizzanın en mühim parçası hamurudur ve pizza hamurundan olmayan hiçbir şeyin aslında pizza olmayacağı kanısındayım. Ev pizzasını ekmek hamurundan dahi yapanlar var ki bunu kabul edemiyorum çok. Biz tost ekmeği kullanıyoruz çözümümüzde. Kalınlığının en ideal halde olduğunu da düşünüyorum. Üstelik homojen bir yükseklik dengesidi de var. Şekerli, yumuşak ve gözenekli bir ekmek olması kesinlikle kendisini pizza için ideal kılıyor.

Kenarları/kabukları güzelce kesilmiş tost ekmeği dilimlerini sıkışık bir şekilde yağlanmış tepsiye diziyoruz. Sonra da sosumuzu hazırlıyoruz. Pizzalar genellikle yoğun salça tadlı soslarla hazırlanıyor sanıyorum. Biz bir miktar yağın içinde ölçüsüzce salça, salçanın yarısı oranda biber salçası, lezzet verecek kadar ketçap, karışımı sulandırmaya yetecek kadar sütü pişiriyoruz. Pişirmekten ziyade, salçayı eritecek kadar ısıtıyoruz diyebilirim.

Tepside kuzu gibi yatan tost ekmeklerinin üzerine bu karışımı sürüyoruz. Sosu boca edebilirsiniz ancak biz fırça ile parça parça sürüp özenle yaymayı tercih ettik. Sosun ekmekleri güzelce ıslatmasından mutlu oluyoruz. Bu sırada bir miktar sos ayırıyoruz.

Ardından da pizzanın olmazsa olmazı mozarella var. Bizim evde her an bulunan bir peynir olmadığı gibi pek de ucuz olduğunu düşünmüyorum.  Biz mozarella yerine, dilimlenmiş tost kaşarı kullandık. Soslu ekmeklerin üzerine aralarında azıcık boşluk bırakarak kaşarları da diziyoruz. Arttırdığımız sosu da kaşarların üzerine yayıyoruz.

Son olarak da malzemeler kalıyor. Bizim pizzamızda beyaz peynir, biberli yeşil zeytin, sucuk, sosis, dil ve mısır vardı. Evet, en sağlıksız malzemeleri özenle seçtik.

Pizzanın hazır halini, önceden kafamıza göre ısıtılmış fırına atıp, kaşarlar eriyip malzemeler birazcık ölene kadar pişiriyoruz…

Blogumda yemek tarifi de verdim ya…

Afiyet olsun. ((:

Mayıs 09 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 1 Yorum
Etiketler , ,

2010 Blog Ödülleri’nin ardından

Bugün (8 Mayıs 2010) 2010 Blog Ödülleri (bö2010)’un ödül töreni vardı. Benim de aday olduğum ödüller hakkında yazmak için yarışmanın sonlanmasını bekledim. Bu kadar beklemekteki amacım  süreci gözlemlemek, kim ne diyor okumak, aldığım karara ters düşmemek ve diğer yorumlar arasında kaybolmamak vardı.

Diğer yorumlar arasında kaybolmamak dedim çünkü ya haşince eleştiriler vardı ya da kör savunular. Ben içten içe en çok eleştirenlerden olsam da, bu yazı acımasızca olmayacak. Zira bir blog yazarı olarak, bir sosyal medya meraklısı olarak bloglara verilen önemin artması gerektiğini düşünüyorum. Bloglar için çeşitli etkinlikler de yapılmalı. Bu işi üstlenmeye çalışan bir çok kişi ve gruptan haberdarım. Gerek blogların gelişmesi için varolan oluşumlar, gerekse bloglarla markaları buluşturan gruplar bir türlü yeterli aktifliğe ulaşamadı.

Blog Ödülleri ise, bloglar için somutlaşmış bir şeyler yapabildiği, 3. yılına varabildiği ve her yıl daha iyi düzenlendiği için bir tebriği hak ediyor. Bununla birlikte yazının devamını yapıcı olma gayesi taşıyan eleştirilerimin ağırlığı ile sürecek.

Bu yıl oylama sürecinde haksızlıkları önlemek adına güzel değişikliklere gidildi. Bunlardan biri mükerrer oyu önlemek ya da azaltmak için SMS aktivasyonu idi. Diğeri ise adayların kendi oylarını dahi görememesiydi. Buna rağmen yeterli bulamadım. Ben aldığım kararla birlikte aday olduğumu FriendFeed, Twitter, Facebook, Blog, MSN, gTalk vb. yerlerde duyurmadım, oy istemedim. Bunun karşılığı olarak da iç adaletimi sağlamak adına hiçbir bloga oy vermedim. 20 günlük oylama sürecinde bö2010 sitesinde bir şekilde bloguma ulaşmış yalnızca 31 kişi var. Kaçı oy vermiş bilmiyorum tabii ki. Ancak adaylığımı farklı mecralarda duyursa, eş-dosttan oy istese idim hiç kimse blogumu beğenmeyecek dahi olsa eş-dost oylarıyla bir kaç 31 yapardım kanaatindeyim. Bu nedenle “en iyi oy dilenen kazanır” dediğim sistemi çok da doğru bulmuyorum. Bu cümleden dolayı lütfen adaylar ve kazananlar alınmasın. Onlara değil, sisteme karşı bir tanımlamadır bu.

Tabii bununla birlikte, blog ödülleri’ne bir yanı ile karşı olduğumu da belirtmeliyim. Blog gibi kişiselleştirilmiş, özgür ve kuralları olmayan bir mecra, neye göre değerlendirilebilir? Hangi blog iyidir, hangi blog doğrudur nasıl anlaşılır? Bunlar koca koca bilinmezler. Bu gibi kuralların olmaması gerektiğini savunsam da madem bu iş yapılıyor, en azından ön jüri değerlendirmesi için önceden açıklanmış bazı kriterler olmalı derim. İmla kurallarına tamamen uymak, okunabilir olmak, yakın bir tarihte güncellenmiş olmak, tamamen Türkçe olmak bunlara örnek olabilir. Ha, bu konuda zaten oldukça çalışıldığını gözlemlememek mümkün değil. Yine de bir adı olmalı yarışılacaksa.

Geçen yıl yaşanan ödül krizi bu yıl çözülmüş. Çok fazla sponsor olmasına rağmen geçen yıl kazananlar fiziksel olarak bir ödül sahibi olamazken, bu yıl Blog Ödülleri çok güzel hediyelerle süslenmişti. Blog Ödülleri bu ivmeyi yakalayabilmişken gelecek yıl daha büyük sponsor destekleri alabileceğini umuyorum. Ha, bu işten çok kazanıyorlar, cebe atıyorlar dedikoduları oluyor. Geçen yıl ben de böyle düşünenlerdendim. Bu yıl ise bu konuda cebe atıyorlarsa helal olsun diyorum. Çünkü sponsorların maddi karşlığını ödül sahipleri de buldu.

Geçen yılları izleyemediğim için ödül törenini kıyaslayamayacağım. Ancak bu yıl pozitif.tv desteği ile ödül töreni ve öncesindeki paneller canlı yayınlandı. Muhakkak ki ellerinde olmayan sebeplerle ikinci panel izlenmeyecek derecede kesintiye uğradı. Panel sonrası arada gerekli iyileştirme yapılmış olsa da, kaçan kaçmıştı. Keşke biraz daha prova edilse, biraz daha emin olunsaydı diyorum. Bu şartlarda bizlere bir panel borçları oldu.

Paneller için, “neden bloglar hakkında konuşulmuyor” denildi, “panelin başlığı twitter, ne konuşulacak ki? hem ödüller akşama” dedim. Bu görüşümde ısrarcı olacak olsam da, ben de isterdim ki tören öncesi blog konulu paneller olsa, blog yazarları katılıp bloglar hakkında konuşsa ve hatta eğitici olsa. Öyle olmadı, fakat izlemekten keyif aldığım kişilerin panel katılımcısı ve moderatörü olması ile de yetindim.

Panel sonrası Davut Topcan’a verilen anlamlı ödül için içtenlikle ayrı olarak tebrik ve teşekkür ediyorum. Ben ödül anonsunu “En hız grasgua davtcan reuau gkaj ödül ruaj burcu uht ve nerde” şekilde dinledim. Umarım Davut bu anonsu sağlıklı duyabilmiştir. Tunç Kılınç’ın güzel laflar ettiğine ve ödülün “En hız ödülü” olmadığına eminim.

Ödül töreni hakkında okuduğum tüm görüşler ise benimle ortak yöndeydi. Zamanı yetiştirmek için mi, plansızlıktan mı bilmiyorum ama aceleyle ödülü takdim edecek kişi ve kategorinin ilk 3’ü bir anda davet edildi, ödüller ellerine verildi, flaşlı fotoğraflar çekildi ve neredeyse onlar sahneden inmeden diğer kategoriye geçildi. Oysa ilk 3 sıra ile ödülünü alsaydı ve en azından birer cümlelik konuşma hakları olsaydı belki kusursuz olacaktı. “tamam sen kazandın, hemen al ödülünü git”çilik olmuş biraz.

Son olarak ödül töreni sonunda, muhtemelen son anda hatırlanarak “haa bu arada şurdaki arkadaşlar hediyelerle ilgilenecek, lütfen oraya gidin” gibi duyulan cümleler de oldukça çirkindi.   Her şeyin bır sırası var. Tören tamamen bitince bilgilendirme yapılabilir ya da kazananlara ayrıca posta veya e-posta ile tebligat yapılabilirdi.

2010’u henüz yarılamadık bile. Her ne kadar 5-6 yıldır blog yazanlar olsa dahi, Türkiye’de blog kültürü son 2 yılda yerleşmeye başladı. Diliyorum bu yıl bloglar adına daha çok organizasyonla şahane bir yıl olsun ve bö2011 bomba gibi gelsin.

Mayıs 09 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar 5 Yorum

Okumana Engel Var Mı?

“Okumana Engel Var Mı?” bir sosyal sorumluluk projesinin adı. Ben Fırat Berkan Bağcı’nın nazik bir daveti vesilesi ile tanıştım. Hemen projenin detaylarını, paylaşmak için öğrendim.

“Kişisel Gelişim ve Girişimcilik Kulübü”, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin yeni bir kulübü. Kurucuları kulübü Berkan’ın deyimiyle bir evlat gibi sahiplenmişler. Kulüp olarak da adındaki iki konuya bağımlı kalmak istemeyerek gözlerini büyük hedeflere dikmişler. Bir sosyal sorumluluk projesine.

Takip edenler biliyor, zaman zaman sosyal sorumluluk projelerine en azından bir yazı ile olsun destek vermeye çalışıyorum. Bunu yaparken de içtenliğine inandığım adamları, projeleri seçiyorum. Yoksa herkesin bir projesi var. Bu adamlar da o içten insanlardan işte.

Ali Rıza Aydoğdu, engellilerin aslında diğer insanlar tarafından engellendiği düşüncesi ile bir projeye başlamak istediğini söylüyor. Kulübün de kabulü ile proje başlıyor.

Projeye emek veren 100’ün üzerinde üniversite öğrencisi var. Bu öğrenciler 15 Mart’tan beri haftanın iki günü, Metin Sabancı Spastik Çocuklar ve Gençler Eğitim Öğretim Rehabilitasyon Merkezi’ne gidip, oradaki öğrencilerle kitap okuma etkinliği gerçekleştiriyor. Amaçları hem onlara kitap okuma alışlanlığı kazandırmak hem de eğitimlerine destek olmak. Berkan , 100’ü aşkın gönüllü üniversitelinin her etkinlik sonrası yüzlerinde tebessümle okula döndüklerini söylüyor.

“Okumana Engel Var Mı?” projesinin bu dönemki on haftasını Dünya Engelliler Haftası’na denk getirmişler. Bu bahaneyle proje dahilinde engellileri de (kulüp  onlara “engelsiz” diyor) eğlendirmek maksatlı bir eğlence düzenliyor.

Eğlence 13 Mayıs Perşembe akşamı, saat 19:00’da; YTÜ Beşiktaş Kampüsü Oditoryumunda gerçekleşecek. Geceye Sertab Erener, Demir Demirkan, Murat Evgin, Batıkan Manço, Hasan Şaş, Hakan Şükür ve Kurtalan Ekspres de katılımlarıyla destek olacak.
Berkan bu eğlence ile engelsiz kardeşlerimize bir de kitlesel olarak “Yanınızdayız” mesajı vermek istiyoruz diyor.

Kulüp, “Okumana Engel Var Mı?” projesini gelecek yıl da devam ettirmek niyetinde. Ben de daha fazla uzatmadan, yazıyı Berkan’ın cümlelerinden biriyle bitireceğim:

Sosyal işkencelerin artık son bulmasını ve toplumda engelli kavramının değil, aslınd engelleyen kavramının olduğuna dikkat çekmek istiyoruz.

Mayıs 04 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Engelliyim, Haber
Yorumlar Yorum Yok

Kitap Zinciri

Kitap Zinciri, FriendFeed’deki onlarca gruptan biri. Eray Alakese sayesinde öğrendiğim grubun paylaşımları ise diğerlerinin aksine online değil, offline platformda. Adından da anlaşılacağı gibi grup, kitaplardan bir zincir oluşturmayı hedefliyor. Kitap Zinciri üyeleri daha önce okudukları (ya da isterlerse okumadıkları), belki tekrar ellerine dahi almayacakları kitapları, okumak isteyen bir başka Kitap Zinciri üyesine veriyor. Böylece birkez alınmış kitap birçok kez okunup birçok kişiyi besliyor.

Mayıs 03 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Haber, kitap
Yorumlar 2 Yorum