22 Kas 2008
Bugün, daha önce iki (bir – iki) yazımda belirttiğim şartlarda yine kardeşimi kursa götürmek için Taksim’deydim. Aslında bugün diğerlerine nazaran oldukça sakin bir gün geçirdim. Ayakkabı boyacısından sucuya kimse de yolumu kesip sohbet etmedi. Yani neredeyse anlatmaya değer bir şey olmadı. Fakat yine de kısacık anlatmadan geçemeyeceğim bir olay ve karakteri bu yazıma konuk etmek istiyorum. (Şekil yapayım dedim ama, ben yazıp anlatacağım. Ne konuğu?)
Şişli’de evimden çıkıp, Taksim’e kolayca gidebilmek için Osmanbey metrosuna yol aldık. (Şişli’de engelli asansörü yok) Taksim’e kadar da tamamen olaysız gittik. Trenden inip asansöre gittiğimizde halihazırda bekleyen, yaşı 40′ın altında bir adam(!) vardı. Yolunu kesip “burası benim” edasıyla önüne geçtim. Ciddiye almayıp beklemeyi sürdürdü. Dayanamadım, o an düşündüğüm cümleyi sesli olarakona püskürttüm: “Pardon, sadece meraktan soruyorum, okuma yazmanız var mı?” İlk başta anlamadığını belirtince, cümleyi yineledim. Ses tonumu ve mimiklerimi kontrol edip gerçekten merak ediyor gibi olmaya çalıştım. “Var” deyince önümüzdeki tabelayı işaret ederek yeniden konuştum: “Lütfen şu yazıyı okur musunuz?” O da sesli bir şekilde bana(?) okudu. Tabelada şöyle yazıyordu: “Asansörde engelli, yaşlı ve hamilelere öncelik verdiğiniz için teşekkür ederiz.”
Devamını aşağıya bir kısmını dialog olarak yazacağım olay, kesinlikle kurgu değildir. Trafiğe kapalı alanda (asansörde) yaşanmış olup, tamamen gerçektir. Sakın evde denemeyiniz, sinirleri yıpratır. (Zaten 58 kişi evinize sığmayacaktır)
- Bu asansörü benim kullanmam gerekiyor?
- Öyle de, bacaklarım ağrıyor, merdiven çıkamıyorum.
- Yürüyen merdiveni kullanın, basamak çıkmanız gerekmiyor.
- Onda da çıkıyorsun..
- Yoo, ilk basamağa ayaklarınızı koymanız yeterli, o çıkıyor yukarı.
- Ama kalabalık, kem küm.. Ben gazeteciyim. Magazinciyim ben. (Büyük adamım ben diyo)
- Hmm, benim de gazeteci tanıdıklarım var. (noolmuş? Benim gazetecim senin gazeteni döver)
- Kim o?
- Serdar Kuzuloğlu.
- O da mı magazinci?
- Hayır, teknoloji yazarı.
- Bu alet akülü mü şarzlı mı? (t.sandalyemi soruyor)
- Akülü ve şarjjjlı! (j’yi bastırdım evet)
- kaç para bunlar? 5000 var mı?
- Bilmiyorum, ben bir dernek vasıtasıyla aldım. Sanırım 2000 liranın üzerine.
- Hmm, peki.. (yeni bir soru geliyordu, sözünü kestim)
- Ee, fakat konumuz bu değildi. Bu asansöre benim binmem gerekiyor.
- Hıı.. (Bu hıı’lar sürdü. Geçiştirir değil, “haklısın” tonundaydı bu hıı’lar ama tepkileri öyle değil di)
- Bakın haber yetiştirecem dediniz, asansör hala gelmedi. Merdiveni kullansanız yetişmiştiniz.
- Hıı..
- Peki hamile misiniz?
- hıı..Hıhı..
Bir süre daha benim spontane sorularım ve onun “haklısın” tonlu hıı’lamaları sürdü. Sonra da susuştuk. Bizi dinleyerek asansör bekleyen genç neslin kalabalığı da iyice artmıştı. (hakkını yemeyeyim, bir de amca vardı) Geciken asansör geçkalmışlığını sonlandırınca asansöre sessizce bindik. 58 kişi asansöre binerken nasıl sessiz kalabildiğimizi hala bilmiyorum. Her neyse, sessizlik sürer, asansör çıkar, pireler berber .. iken, ben son vuruşumu yapacak cümlemi savurdum. “Biliyor musun, magazincileri hiç sevmem ve sırf bu yüzden 7 yıldır televizyon izlemiyorum.” Güldü, “Neden yau?” dedi. İzlemeye değer bulmadığımı anlattım. Arkamdaki 56 kişilik gruptan (+2 kardeşim ve ben =58.. n’aaber? 58 derken sallamıyordum, hesap ortada) göremediğim biri her şeyi yıkıp bitiren cümlesiyle bizi de-şarj etti: Niye yağu? Ne güzel genç kızları gösteriyorlar.
21 Kas 2008
Aslında her zaman kendimi çok iyi tanıdığımı iddia ederim ve bundan da hiç çekinmem. Her zaman kendimi 3. bir gözle izleyebilirim. Her gece yattığımda günümü ve biraz da geleceğimi düşünüp izlerim. İnsanlarla düşsel ama gerçekçi düşler kurup değerlendiririm. Bazen seçimler de yaparım bu düşünsellerin içinde. Karşıma çıkalara vereceğim tepkileri hazırlarım. Bu iyi bir şey. Çünkü benim olumsuzluklar karşısında güçlü durmamı sağlıyor…
Bir de kendime karşı empati kurarım. Benim yerimde başkası olsa ne tepki verirdim? Ona ne öğütler, nasıl yardım ederdim? Peki bunları kendim yapabilir miyim? Ya başkaları bunları bana dese ne yaparım? Tüm bu sorular, kişisel analiz-psikanalizlerimle kendimi bir yabancı gibi tanırım. Bu da karakteristik özelliklerimi benim karşımda ortaya koyar.
Fakat işin bir de fiziksel boyutu varmış! Buradaki yazımda Sinevidyon‘un konuğu olduğum bölümden bahsettim. Bu vesileyle de kendimin ilk kez profesyonel araçlarla kaydedilmiş ve günlük halime ait görüntülerini bir başkasını izlermiş gibi izledim. Sonucunda da kendime şaşırdım doğrusu..
İlk gördüğüm şey mimiklerim oldu. Zaman zaman bilinçli olarak mimik kullanır, hatta fotoğraf çekilirken türlü şaklabanlıklar yaparım. Ancak genel olarak yüz tepkileri olmayan biri olduğumu söylerdim. Öyle değilmiş. Tüm görüntü boyunca yüzüm, gözüm binbir şekil çizmiş. Çok acayip…
Sadece mimik de değilmiş. Sol kolum ağırlıklı olmak üzere, tüm bedenim durmadan hareket ediyor. Bir an bile… Oysa ben konuşurken elini kolunu oynatıp anlattığını pekiştiren insanlara ve kıyaslayınca “ben neden hiç hareket etmiyorum” diye kendime hayret ederdim..
Bir de takıntılı olduğum konu Türkçe var. Yazarken de konuşurken de çok fazla özen gösteririm. Mutlaka vurgu için farklı tonlamalarla konuşabilirim ancak doğru telafuza ve anlaşılır olmaya azami gayret gösteririm. Bu yüzden de iyi bir Türkçe’m olduğunu iddia ederim. Yazarken gerçekten de öyle. Ancak konuşurken öyle değilmiş. Harfler ağzımda ya yuvarlanıyor ya da eksik, ezik çıkıyor. Bu korkunç bir şey! Düzeltmeye çalışacağım…
Ve son mevzu tam da bu yazının sonuna dair. Konuşurken bazı konuları bir anda kesmişim. Nasıl bitireceğime karar verememişim. Ne özgürce uzun uzun konuşabilmişim uzatmama endişesiyle. Ne de bitirmek için “nokta cümlesi”ni bulabilmişim. Tıpkı yazarken olduğu gibi. Tıpkı bu yazıyı da bitiremediğim gibi…
20 Kas 2008
Son yazılarım sinema üzerine olunca kendimce bir çemkirmiştim. Vakit bulamıyorum, yazamıyorum, her kaçamağım da film izlemek oluyor. Bu defa öyle olmadı ama, yine sinemadan kopamadım. Fakat bu defa izlenilen de ben olacağım. Çünkü Sinevidyon‘un bu haftaki konuğu bendim. Sinevidyon, Televidyon nedir, Nasıl çekim yaptık, ben neler düşünüyorum, kim bu adamlar? Hepsini anlatacağım ama okumadan izlemek isteyeniniz varsa lütfen şu linke tıklasın: http://televidyon.com/p/608/haftanin-konugu-simto-alev-
Televidyon kendi tanımlarıyla şöyle; “Bir grup kafası bozuk insan televizyonda görmek istediklerini bulamaz, nöronlarına yıldırım düşer ve olaylar gelişir.” Çok da doğru bir tanım. Televidyon isterseniz internetten, isterseniz cep telefonunuzdan podcast olarak izleyebileceğiniz bir tür televizyondur. Teknik olarak tek farkı normal yayın şartlarında gerçek bir televizyondan izlenmiyor oluşu. Televidyon’da Sinemadan web’e, spordan teknolojiye kadar bir çok program var. Benim gibi televizyondan kaçanlar için müthiş bir araç zira içtenler, gerçekler ve televizyonlar gibi ticari değiller.
Sinevidyon ise Televidyon’un haftaiçi her gün bir bölümü yayınlanan sinema programıdır. Programı Özgür Poyrazoğlu ve Ender Ayna (Bu adama da bir site şart) hazırlayıp sunuyor. Bu adamlar Highschool Musical için “bu filmi kimler izlemeli” sorusuna “çoluk çocuk” cevabı verecek kadar da samimiler. Çekinmeden izleyin!
Özgür’le Sinevidyon ve FriendFeed aracılığıyla dialoglar kurmaya başladık. Sonrasında mailleştik. SanalCafe‘nin bir sinema organizasyonuna davet ettim, gelmediler. Oysa ben sinemaya bu denli yakın bu iki adamla tanışmayı çok istiyordum. Özgürle, Ender’in izleyici (cc) olduğu mailleşmeler sürerken Özgür’ün davetiyle SanalCafe’yi anlatmak üzere Sinevidyon konuğu oldum.
Çekim için arkadaşım Yunus’la birlikte çekim saatinden 30 dakika önca Maçka GMaill – Cinebonus sinemalarında olduk. Fakat içeride bir güvenlik görevlisinden başka kimse yoktu!. Bir gün öncesinde aldığım numarasından Özgür’ü ilk kez aradım ama açmadı. SMS attım, cevaplamadı. O an aklımdan geçenleri siz düşünün. :D
Bizden 15 dakika kadar sonra kapşonlu, yağmurdan ıslanmamak için büzülmüş, eli çantalar dolu bir adam geldi. Dik dik baktım. Muhtemelen “kim ulan bu mal mal bakıyor” demiştir. Baktım çünkü gözleri Julien Julien’di. Ve içeri girip soyununca (oha?) anladım ki bu gerçekten Televidyon’un kameramanı Julien Aksoy. Hemen yanına gidip tanıştım. Özgür’ü beklerken Yunus, ben ve Julien arasında ufak bir fotoğraf makinesi sohbeti geçti.
Tam da bu sohbetin üzerine backstage fotoğraflarını çekmek için arkadaşım Ozan da geldi. Özgür ve Ender hala yok.. Sonra ekipten başkaları geldi. Bunlar hala yok. Assoloist gibiler. Şakası bir yana, çok ciddi bir trafik vardı. Tüm sorun bu. Neyse, çok uzattım, çok sıkıcı oldu. Ya da ben öyle hissettim. Nasıl okunur bunca yazı be? Ben hemen Özgür’ün gelişiyle devam edeyim..
Özgür içeri girer girmez yanıma gelip selamladı, kendini tanıttı. Zaten tanıdığım için direkt “naaber?” dedim. Sonra beni Julien’le vs. tanıştırmaya kalktı. ((: Neyse, ben nasıl uzun zamandır arkadaşımmış gibi direkt “naaber?” dediysem, karşılığını da aynı samimiyette aldım. Netekim tüm bunları kaçıran Ender de geldiğinde aynı şekilde karşıladı beni. Ya da biz onu. (:
Çekim öncesi “ee, ne konuşacaz?” olduk!. Ben dedim “bir hazırlık yapmadım. Rahatım, zaten biliyorum sizi aranızda geyik yapıyorsunuz falan, öyle gider.” O dedi “Biz de ne konuşacağımız için fazla bi hazırlık yapmıyoruz, doğaçlama gidiyor.” “İyi” dedim. “İstersen biraz SanalCafe’den bahsedeyim, öyle girelim.” Özgür’le bu şekilde 2-3 soru cevap yaptık. Julien, Ender, Yunus, Ozan hepsi bizi izliyor. Özgür “e başladık zaten biz programa?” dedi. Gülüşmeler arasında da start verildi, Julien kayıt tuşuna bastı ve pattadanak çekmeye başladık. İzlediğiniz her şey plansız, programsız bir anda çıktı gitti. Özellikle söylemek istediğim şeyse, bölümde ne kadar gülüp eğlendiysek, ne kadar samimi görünüyorsa; bir o kadar da bunun arkasında geçti.
Bu yüzden ben hem bu iki adama beni davet edip birlikte çok iyi vakit geçirmemize, çok fazla eğlenmeme ve naçiz, benim hayatımın parçası SanalCafe’yi anlatmama vesile oldukları için; Hem de Serdar Kuzuloğlu‘na Televidyonu icat ettiği için teşekkür ediyorum..
8 Kas 2008
Artık üzerinden geçen süre duymayanın ayıplanacağı kadar çok da olsa belirteyim; 20 Eylül’den bu yana süren (20 Ocak’ta sonlanacak) Sabancı Müzesi‘nde süren bir sergi İstanbul’da bir sürrealist:Salvador Dali. Ben Dali’ye “deli” demeyi tercih ediyorum. Çünkü dahiliği, delilik sınırının üstündeydi bu adam. Her ne kadar özellikle bazı alanlarda sanatsal kaygılarım olsa da, resim çok fazla içiçe olduğum sanatlar arasında değildir. (ara sıra çizmeyi denememe ve ressam arkadaşlarıma rağmen.) Ancak Salvador Dali benim için tüm ünlü ressamların dahi üstündedir.
Hal böyle olunca gitmek farz oldu. Yoksa ancak İspanya hayaliyle yetinecektim. Bugün 4 arkadaşım (Yunus, Emre, Dilara, Can)la birlikta Sabancı Müzesi’nin yolunu tuttuk. Hem böylesine büyük bir sergiye, hem de Sabancı Müzesi’ne ilk kez gittim.
Sergiden önce de Sabancı Müzesi’nden takdirle bahsetmek istiyorum. Otopark’dan müze girişine kadar servisler sizi yolcu ediyor. Hem de minibüsün dolmasını beklemeden, durmadan hizmet veriyorlar. Servis’e binerken tekerlekli sandalyemle götürüp götüremeyeceğini sorduk. Kabul etti. “Keşke arabayla direkt girseydiniz içeri” dedi. Müzeye tabii ki araçla giriş yasak ama durumum itibariyle kabul ediyorlarmış. Biletlerimizi alırken ve içeri girerken ben ve refakatçım olarak bir kişiye de öncelik tanıdılar. Diğer üç arkadaşım sıra beklediler. ((: Biz onları beklerken bir güvenlik görevlisi bize yardım etmek için geldi. Müze girişinde tüm merdivenlerin yanında da tekerlekli sandalyeyle kolayca çıkılacak birer rampa vardı. Ve sergi çıkışında bizi karşılayan güvenlik görevlisi yine bizim için araç girmeyen alana servislerden birini çağırdı. Tekerlekli sandalye kullananmanın zorluğuna hemen her mekanda alıştığım için benim için olağanüstü şaşırtıcılıkta bir deneyim oldu bu.
Sergi hakkında her şeyden önce söyleyebileceğim, sergi hakkında okuduğum yazılarla ortak bir cümle içeriyor. “Erken gidin.” Sergiye bir defa girdiniz mi çıkmak kolay değil. Hatta sergiyi doya doya gezmeniz için tüm gününüzü ayırmanız gerekebilir. 3 Kata yayılmış sergide çok sayıda eser gösteriliyor. Her eser dikkatle incelenmeden es geçilecek nitelikte değil. Biz gerçek anlamda yalnızca üst katını gezebildiğimiz halde (tahminle) yaklaşık 3 saatimizi orada geçirdik.
Sergi girişinde Dali’nin hayatına ve yaşadığı zaman dilimine ait önemli öğeler kronolojik olarak listeleniyor. Dali’nin yazdığı kitaplardan da ancak bu metinler sayesinde haberim oldu. Bu kısa turun ardından sergi başlıyor.
Sergide dalinin tablolarının yanı sıra el yazılarını, kitaplarını, çeşitli dergilere çizdiği ilüstrasyonları, aile fotoğraflarını bulacaksınız. 1. sergi (ilk kat. 2. ve 3. sergiler birer alt katta) ağırlıklı olarak Dali’nin amatör çizimleri, eskizleri ve aile fotoğraflarından oluşuyor. Her eserin yanında yeterli bilgi olmasına karşın kimlik karşılığı alabileceğiniz telsizlerle bazı eserler hakkında detaylı bilgi ve yorumu dinleyebiliyorsunuz.
Eğer bizim gibi, bir ilkokul grubunun ziyaret ettiği zamana denk gelirseniz, telsizlerle birlikte 10 yaşında çocuklara Kübizm’i anlatmaya çalışan öğretmenden de faydalanabilirsiniz. Ancak çocukların “bildiğiniz gibi Salvador Dali …” ile başlayan cümlelere “off çok sıkıldım” şeklinde yanıt verdiğini bilmenizde yarar var.
2. Sergide ise ağırlık Dali’nin tiyatro çalışmalarına kayıyor. Koca bir duvarın İlahi Komedya‘ya ayrıldığı 2. Sergide Dali’nin sahne için arkaplan çizimleri ve Disney‘le olan Destino çalışmaları vardı. Aynı bölümde büyük ekran bir televizyonda Destino‘yu kesintisiz izlemeniz de mümkün. Eğer sergiye gitme imkanınız yoksa, kaliteli olmasa dahi filmi şu adresten izleyebilirsiniz:
http://www.youtube.com/watch?v=debTSVR_pEQ&feature=related
3. Sergi’de Dali’nin Ara Güler‘le çalıştığını ilk kez öğreniyorum. Ara Güler’in çektiği Dali fotoğraflarının yanı sıra Dali’nin sinema eserleri (fotoğraf ve resim olmak üzere) bu sergide. Bir kısmı da Dali’nin yeniden yapım tablolarına ayrılmış bölümde film gösterimleri de sürmekte.
Not tutmayı akıl etmediğim için yukarıdaki paragrafta sergi öğelerinin sergi karşılaşttırmanın doğruluğu kafamı karıştırırken, beynimi daha fazla yormadan bahsetmek istediğim iki öğe daha var. Bunlardan biri Dali’nin ünlü dudak şeklindeki koltuğu. Ne acıdır ki yorulan insanlar bu koltuğa oturmuş keyif yapıyorlardı. Bir diğeri ise “ayna karşısında Gala’yı resmeden Dali’ydi”. Bu eserin bir kopyası aynalardan oluşmuş bir alan içinde gösteriliyordu. Bakarken gözlerin ilginç bir 3. boyut yanılsamasıyla ziyafet çekiyor. Eserin karşı köşesinde aynı teknikle hazırlanmış bir başka eser daha mevcut.
Ben bunları yazarken yoruldum. Ama siz hala bu cümleleri okuyabilecek kadar tahamüllüyseniz (her zaman uzunca yazılarımın okunmayacağını hissediyorum) son sözlerim (kısa kısa) şöyle olacak.
- Müzeye erken saatte gidin, tüm gününüzü ayırın.
- Kafeteryası olmasına rağmen tok karnına gidin (fiyatları bilmiyorum aslında).
- Kimliğinizi bırakıp şu telsizlerden almayı unutmayın.
- Mutlaka yanınızda bir not defteri ve kalem götürün.
- Eserleri izlerken çok fazla gürültü çıkarmayın.
- Flash kullanmadan ve abartmadan fotoğraf çekmeye izin veriyorlar sanırım. (çekenler vardı)
- Çizgiyi geçmeyin. (:
- Özellikle ilk çalışmaları için “bunu ben de yaparım” demeyin.
- Yazarken hatalı bilgi verdiysem affedin ve uyarın.
- Biletler 10 lira. Öğrencilere indirimli bilet yalnızca 3 lira.
- Engelli ve bir refakatçısına, 14 yaş altı öğrencilere giriş ücretsiz.
- Bugüne kadar Paris’in dışına çıkmış en büyük Dali sergisi.
- İlginç eser adlarına yüksek kahkahalarla gülmeyin.
- Sergiye girermeden otoparkta fotoğraf çektirmek saçmalıktır. (çeken vardı)
- Bir sigara içmek için biletinizi gösterip kapı önüne çıkabiliyorsunuz. (ben sigara içmem. siz de içmeyin.)
Lütfen bu sergiye gitmeyi ihmal etmeyin…