15 Kas 2009
YoungGuns, Project House‘un “yeni nesil reklam insanları” yaratmak üzere başlatığı bir projedir. Projenin, proje koordinatörlüğünü de Uğur Özmen hocamız yapıyor. Nitekim Danışma Kurulu da pek değerli insanlardan oluşuyor. Proje hakkında detaylı bilgi sitelerinde var. Bu yüzden ben gelinen konumla birlikte kısa, eksik ve belki dolaylı olarak yalan yanlış bir özet geçeceğim. Detaylı ve daha doğru bilgiler için, projecilerle de görüşebilirsiniz. Hoş, şu an başvuru için geç kalınmış bir zamandayız. (yazının devamında Project House’dan PH kısaltması ile bahsedeceğim.)
Projeyi duyup, iddianameleriyle katılan 100′ün biraz üzerinde adaydan, 25′i seçildi. Bu sabah için PH bünyesinde, Young Guns için ayrılmış ofise davet edildi. Bir sunum şeklinde brief’i alan adaylar kura ile 5 gruba ayrıldı. Bu grup, yaklaşık 28 saatini brief üzerine fikir, çözüm üreterek, Young Guns’ın kimliğini, pazardaki konumunu belirlemek için çalışmakla geçirecek.
Yarın ise bu gruplar, (ister grupça, ister gruptan bir kişi olacak şekilde) ürettiklerinin sunumunu yapacaklar. Bunların arasından seçilecek 12 genç, birebir mülakata hak kazanacak ve sonunda 6 genç, YoungGuns olacaklar…
Bu 6 genç, istetikleri zaman vazgeçebilmek şartı ile, en çok 18 ay süre ile YoungGuns olarak çalışacaklar. İşin güzel yanı, bu adamlar, kızlar, PH’nin birer parçası değil, kendi ajanslarının başındaki insanlar olacak. Kendi müşterilerini bulup, kendi işlerini yapacaklar. Bu bir staj değil, yeni bir ajans. Bir grup gencin, sıfırdan bir ajans kurup müşteri bulması, şahlanması sahiden de enfes bir şey.
18 ay sonra (belki daha erken) her biri belki PH’de çalışacak, belki başka bir ajansa geçecek. Ya da “bu iş bana göre değilmiş” deyip, kendi yolunu çizecek. İşte, benim özetim budur.
Bugün ise, bu 28 saatlik eğlencenin bir kısmını izlemek için PH’daydım. (daha fazla…)
26 Eki 2009
Bir İnsanı Tanımak başlıklı yazımı blogumu okuyan birinden aldığım e-posta üzerine yazdığımı belirtmiştim. Yazının ardından başlayan arkadaşlığımız, Cumartesi günü (Cevahir Fisho’da) yediğimiz yemek, yemeğin yanında nasıl geçtiği belli olmayan 3 saatlik çok keyifli sohbet ile nihai bir tanışmaya dönüştü. Bir İnsanı Tanımak hakkında bir şeyler yazdıkdan kısa bir süre sonra yazdıranı tanımak da ayrı eğlenceli tabii ki.
Sohbet sırasında o, koca roka yaprakları arasında boğulmuş kalp şeklindeki roka yaprağını görmüştü. Hemen Bir Kalp Koptu Tenimden başlığımı anımsadı ve bu sohbetimizde bizi gözleyen kalbi fotoğraflamaya karar verdik. İşte o fotoğraf aşağıda. (tıklayarak tam boy görebilirsiniz.)
Ben de bu başlığı vesile bilip, Cumartesi günümü keyiflendirdiği için arkadaşıma teşekkür edeyim. (:
17 Eki 2009
Popeyes Türkiye’de yeni ya da benim yeni yeni görmeye başladığım bir fast-food zinciri. Aslında 3-5 şubeye ne kadar zincir denir, onu da bilmiyorum. Fakat ben son bir kaç hazır yiyeceğimi Popeyes’dan aldım. Kutularında “Love That Chicken” yazan ürünlerden aslında memnunum. Popeyes sadece tavuk ürünleri satıyor. Bu konuda en bilinen isim KFC’ye rakip olabilir mi bilmiyorum ancak son derece iyi bir alternatif olduğunu söyleyebilirim.
Ürünleri oldukça lezzetli. Ancak Poproll denen tavuklu dürümlerin lavaşı damağa her yapışışında sinir bozuyor. Kızaymalar için Acı sos, Barbekü sos, Sarımsaklı Mayonez seçenekleri varken, burger’lerin içinde yalnızca mayonez, salata ve domates var. Farklı tatlar denenmeliydi sanıyorum.
Menü fiyatları oldukça uygun. Hatta şu sıralar bir menüleri kampanya ile 9.5 liraya 2 adet alınabiliyor. Menü seçimlerinde orta boy patates kızartması yerine, büyük boy patates püresi, mısır, tavuklu pilav, coleslaw salata seçebilmek ve ek ücret ödememek oldukça şık. Demem o ki ben Popeyes’ı sevdim, paylaşırım.
Paylaşmasına paylaşırım ama gördüğünüz gibi başlıktaki slogana bir soru işareti ekledim. Bunun sebebi ise lezzet değil, hizmet sorunları. Sırasıyla son 3 siparişimdeki eksikleri yazayım. Ardından YemekSepeti üzerinden geri bildirimde bulunacağım.
Özetle; İyisin Popeyes. Lezzetlisin, ucuzsun, hızlısın. Ama biraz da özensizsin..
12 Eki 2009
Halt etmiş “sabahlar olmasın” diyen.
Sabahlar olsun ki ben bunları yeniden yaşayabileyim.
Yeniden yazabileyim…
Zaman zaman dönüp dün, önceki gün, geçen yıl, 5 yıl önce ve daha doğmamışken yazdığım yazılara bakıyorum. Değişen pek çok şey var hayaatımda, bazen geç farkediyorum. (bu konuyla ilintili bir yazı yazacağım sanırım)
Farkettiklerimden biri de uyku düzenim. Aslında hiçbir zaman düzenli uykularım olmadı benim. Fakat farklı uyku dönemlerim olmuş. Her biri kendi içerisinde bir düzene sahip. Mesela son 2 yıldır ortalama yatma saatim gece 2.00-3.00 arası. Sabahları 10.00-11.00 arası kalkıyorum. Çok sıkıcı…
Güzel bir sabaha uyumadığım bir gecenin ardındaki yazıma şu cümlelerle başlamışım. (kendime bakıp mişli konuşabiliyorum..)
Yine sabah sabahin 4′u, biraz geciyor hatta. Dikkatimi cekti simdi ilk cumlele, sabahlardan cok bahsediyorum sanki. Belki de sadece dikkatimi cektigi icin oyle geldi. Belki de gercekten oyle.. Fakat, su gercektir ki ben bu saatleri cok seviyorum. Hele keyifliysem daha da bir severim ki huzunlu sabahları yasamayi da seviyorum.
Ben gerçekten sabahın o saatinde başıboş oturmayı, bazen sabahın 5.00′inde hala iş yapıyor olmayı seviyordum. Hemen herkesin uyuduğu, uyumayanın belki sarhoş bardan çıktığı saatlerde ben çok az insan gibi yaşamayı seçiyordum. Yaşadığımı bilmek bana huzur veriyor, bazen bu huzur hüzne dönüşüyor ama ben o sevincin hüznünden dahi mutlu olabiliyordum. Her yer, her şey sessiz. Ben bile. Ve ben sessizken kendi seslerimi daha rahat dinliyordum..
Garip ki; en düzensiz olan o zamanki uyku düzenimde, en geç 10.30′da kimse beni yataktan sürüklemeden uyanırdım. Ya şimdi öyle mi?
Bu yüzden bu geceyi biraz daha fazla yaşamayı deneyeceğim. (Gerçi şimdiden uykum var ama..)