Geçtiğimiz günlerde Google, Chrome‘unu duyurdu malum. Hakkında çok fazla yazıldı, çizildi. Kullanım oranı 3 günde %3’lere yükseldi. Her yerde olay oldu. Bir çok yönden, özellikle de hızıyla diğerlerinden üstün olan Chrome, aynı zamanda bir çok eksiği de henüz üzerinde barındırıyor. Bunlardan biri de tema desteği. Google, Chrome‘una henüz tema seçme opsyonu eklememiş olsa da bu linkten how to create your own google chrome başlıklı İngilizce makaleyi okuyarak kendi chrome temanızı yapabilirsiniz.
Kendi Google Chrome Temanızı Yapın
Hedeflerden Uzakta..
Bu blog boşuna kurulmadı esasında. Hatta blogdan önce hayaller kuruldu. Kimi zaman izlediğim filmleri, okuduğum kitapları yazacaktım; kimi zaman öğrendiklerimi anlatacak, php, javasript fonksyonları, css trickleri paylaşacaktım. Kimi zaman da “Benden” yazacaktım. Tıpkı 3,5 ay sonra gelen yazı gibi..
Ertelenen şeylere başlamak zor, başlamayanları ise bitirmek imkansız. Fakat bazen başlangıçlar birden çok kez bitip kısır bir döngüye giriyor. İşte benim blogum da hayatımın çok başlangıçlı öğeleri arasında. An geliyor, tüm hevesler yıkılıyor, an geliyor iş yoğunluğu yazmaya engel oluyor. Halihazırda gelmiş anların tek sebebi ise tembelliğim oluyor.
Hani çekirdek çitlemek için “başlandı mı bırakılmıyor” denir ya; bazen de bırakıldı mı başlanmıyor. İşte bugün ben; geç kalmışlığıma geç kalmışlık eklemekten korkarak bir başlangıç yapıyorum. Umarım bir dahaki bitiş yakın zamanda gerçekleşmez.. Umarım yaşamımı, yaşamınızı daha büyük geç kalmışlıklar kaplamaz. Eğer yapmak ve bitirmek, şekillendirmek, sonsuzlaştırmak istediğiniz işler, aşklar, dostlar, planlar, projeler varsa hemen başlayın. Başlamazsanız asla bitmeyecek..
Gariptir; yazmak en büyük tutkularım arasında iç kulvarda birinciliği kaptırmamak için mücadele ederken, ben yazmaya çekinir oluyorum. Bu tutkuysa hiçbir zaman bana kırılganlık göstermeyip her defasında sözcüklerle oynamam için yeterli toleransı gösteriyor. Hatta ileri gidip, bitireceğim noktayı belirlememe izin vermiyor.
Durmaksızın, bayılana dek yazabileceğimi belirten bu cümle de bu yazının sonu olsun. Konuyu toparlayan sonuç cümleleri yazmak benim işim değil zira..
Medeniyet Tiyatrosu
Çarşamba akşamı Profilo AVM’nin düzenlediği Liseler Arası Tiyatro yarışması kapsamında Özel Kadıköy Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi‘nin oyununu izledim; Medeniyet Tiyatrosu. Aslında oyuna sadece arkadaşımı (simin tahaoğlu) izlemek için gitmiştim. Fakat oyunla birlikte fikirlerim başka yana kaydı ve oyunu “mutlaka izlenmeli” diye mimledim. Oyunu Yiğit Sertdemir yazıp yönetmiş. İlk kez sahnelenen oyunda, aşağıda adı yazan birbirinden yetenekli gençler de oynadı.
Didem Poyraz, Simin Tahaoğlu, Gülşah Bayar, Damla Gerçeker, Cemre Ün, Bora Küp, Ecesu Sevindik, Aktuğ Karabay, Ayşegül Taşdemir,Burcu Hocaoğlu, Doğa Uğurel, Bengü Yılmaz, Gizem Akkuş, Can Hacıkadiroğlu, Nedim Suri
Bir ülke düşünün, tiyartolar yasaklanmış. Yasaklanmakla kalmamış, yıkılmış.. Ve bu ülkede 2 çocuk düşünün; tiyatro nedir bilmiyor. Tüm bu düşünceler ne kadar ütopik görünse de ülkemizde tiyatrolar yıkılmadı, kapanmadı değil. Bu ütopik ülke belki bir şeyler değişmezse Türkiye adıyla gerçek olacak. İşte Medeniyet Tiyatrosu da bu fikre baş kaldırıp, tiyatroların önemini anlatıyor.
Eh, sıradan mesaj kaygılı; sıkıcı, sanatçı boşgevezeliklerinden biri gibi görünüyor belki yukarıdaki paragrafla ama, Medeniyet Tiyatrosu derdini gevezelik yapmadan, nasihatlar vermeden, tiyatro içinde tiyatro oynayarak anlatıyor. Anlatırken de günümüzden bir çok noktaya ince ince dokunduruyor. Belki aslında ortada tek bir oyunun da olmadığını söyleyebiliriz… Tüm bunları yaparken de kahkahalarla güldürüyor.
Oyun hakkında güzel yorumlarım ve eleştirilerim ve var tabi ama; asıl eleştiri izleyiciye geliyor.. Tiyatroların önemini anlatıyor, anlatırken dokunduruyor dedim ya. Eh, tiyatro kadar tiyatro seyircisi olmak da önemlidir. Ki asıl vurgu da budur belki. Fakat salonda bir kişi horlaya horlaya uyuyordu. Hiç beğenmesen, sıkılsan saygıdan bir doğru durman lazım. Arkamda da salon çalışanları kola içiyordu. Hem de öyle böyle değil, 2.5lt’lik pet şişe.. Oyun boyunca salona girip çıkanlar da cabası.. Gerçi onları tepkiler de ilgilendirmiyor. Gülmesinler, eğlenmesinler hatta sıkılsınlar. Yeter ki anlasınlar…
Eğer siz bir tiyatro izleyicisi olduğunuzu düşünüyorsanız ve oyunu izlemek istiyorsanız, 30 Mayıs Cuma günü saat 20.00‘de Barış Manço Kültür Merkezi‘nde olmalısınız..
Medeniyet Tiyatrosu taş devrinden günümüze oynanan oyunları, tiyatronun evrimini sergiliyor. Özellikle tiyatro’un yıkılışını anlatan oyun müthişti. Ben sırf o 3-4 dakikalık bölüm için bile izlemenizi tavsiye edebilirim. Basit figürlerle, kendini tekrar eden bir sesle, dialogsuz bir anlar dizisi ancak bu kadar ürpertici olabilirdi..
Yazacak çok şey var daha ama, bu kadar uzun yazdım mı da okuyan sayısı 5’i geçmiyor. Son sözümü söyleyeyim bari; bu oyunu izleyemeseniz bile gidin tiyatro izleyin. Tiyatroların yıkımının sürmesine, kültür yoksunu nesiller yetiştirilmesine izin vermeyin. Bu gençler siz onları izlemeseniz bile amaçlarına ulaşmış olacak…
1 Mayıs, Evimdeki Biber Gazı…
Gösteriler Taksim’de olsun mu olmasın mı tartışıldı durdu bütün hafta. Büyük bir inatlaşma sürdü gitti. Sonucunda da Taksim’e izin çıkmadı. Fakat göstericiler de bunu kabullenmedi ve 1 Mayıs sabahı erken saatlerde Taksim’e çıkma mücadelesi başladı.
Bir yanda panzerler, biber gazı bombaları; öte yanda göstericiler… Bir o yana, bir bu yana kovalamaca oynayıp duruyorlar. Fakat bundan zarar gören ne gösterilere katılan işçiler, ne de onları kovalayan polisler. Tamamen bu grupların dışında kalan halk.
Sabah yatağımdan slogan ve helikopter sesleriyle uyandım. Televizyonun olayları gösterdiğini sandım fakat durum öyle değilmiş. Ben gösterilerin içinde kalmışım. Slogan atan gruplar ve polisler benim sokağımda oynuyormuş kovalamaca oyununu. Televizyon da bizim sokağı ve çevre sokakları gösteriyor. Çok garipsedim. Televizyondan ve pencereden gördüğüm şey aynı…
Annem 15 adım ötedeki bakkala ekmek almaya gitti ama biber gazını koklayıp geri döndü. İkinci girişiminde ise ekmek alma girişimi başarılı oldu. Zemin kattaki evimizin camına taş sektirmeyi başardılar. Cadde veya sokağa bakmayan bahçemiz, biber gazı doldu.. Üstelik, ömrümün 4/5’i bu sokaklarda geçti. İlk kez böylesini görüyorum.
Dahası, yukarıda paragrafta anlattıklarım bir şey değil aslında. Göstericilerin güzergahı Şişli Etfal Hastanesi çevresinde. Polis de tüm gücünü buralarda çekinmeden kullanıyor. Bir çok hasta ve yakını acıları yetmezmiş gibi, bir de biber gazından zarar görüyor. Hastane çevresindeki malmısın?com ekibi de biber gazından nasibini almış durumda.
Peki ama neden tüm bunlar? Bugün bayram değil miydi? İşçilerin güzelce bu günü kutlaması gerekmiyor muydu? Neden bu kargaşa? Bugünün suçlusu kim olacak? Vali? Hükümet? İşçiler?
Domino Effect Türkiye rekoru
Bilmeyenlere önce küçük bir not: Hani dominoları yanyana dizip, sonra yıkarlar ve güzel bir görsel çıkar ya ortaya. Buna Domino Effect deniyor.
Biraz önce Kanal D‘de canlı yayında izledim. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi‘nin 23 Nisan için hazırlatığı bir gösteri. gösteride 165.000 domino taşı kullanıldı. Bu da Türkiye rekoruymuş. Fakat doygunluk (constrast) ayarı bozulmuş, 37 ekran televizyonumda müthiş bir heyecanla izledim. Gösteriyi yabancı bir ekip hazırlamış. Sanırım Türkiye rekoru olmasının sebebi, Türkiye’de gerçekleşiyor olması. Tabii ben burada “bu nasıl Türkiye rekoru” nutukları atmayacağım. Zira heyecanım başka. Ha bu arada gösteriyi hazırlayan ekibin 4.000.000‘dan çok taşka hazırlanmış gösterileri de varmış…
Domino taşlarının diziminden, dev bir İstanbul portresi hazırlanmış. Gösteri küçük, mekanik düzeneklerle de desteklenmiş. Düşen domino taşları düzenekleri harekete geçirip, çeşitli bayraklar yükseltti mesela. Gösteriyi başlatmak için baştaki bir domino taşı yerine, 7 tepemizi temsilen 7 farklı nokta 7 domino taşı itildi. Dominoların gezdiği parkurun bir bölümünde taşlar aşağı değil, yukarı doğru yıkılarak bir kuleye tırmandı. Galatata Kulesine. Zirvedeki son taş düzeneği harete geçirdi. Hezarfen Galata‘dan Üsküdar‘a uçtu. Aşağı indiğinde yeni bir taşa çarpıp, hareketi sürdürdü.
Düzenekte İstanbul Marmaray‘dan boğaza, Boğaz Köprüsü‘ne tüm detaylarıyla hazırlanmıştı. Taşların köprüden geçişi çok hoştu. Boğazda, domino taşlarının etkisiyle gemilerin, teknelerin hareketi ise mükemmeldi..
Her taşın tek tek boyandığı, dizilirken milimlerle ölçüm yapıldığı hazırlık sürecinde bazı taşları arka yüzü özenle boyanmıştı. Taşlar o noktaya geldiğinde kocaman bir düzlemde taşlar hızla yıkıldı. Taşlar yıkıldıkça bir Atatürk tablosu oluştu. Ve o an kesinlikle müthişti…
Yeni Bloglar..
Şu Yazıda iki blogdan bahsettim ama, öncesinde kaptırıp gitmiş ve bir kaç paragraf yazmışım. Yazmaya başlarken amacım o sitelerden bahsetmekti ama muhtemelen o kadar cümleyi okuyacak çok kişi yoktur. Hemen o iki blog’u linkleyeyim: