Kategori Yorumsal

İnternet sosyalleştirir

Önceki gün “bırakın internet düşmanlığını” diye yazmıştım. Uzun sayılacak bir yazı oldu. Çok konudan bahsettim. Aklımda pek çok konuya kapı aralandı hiçbirini daha fazla açıp o yazıya dahil etmedim karmaşa yaratmamak ve konu bütünlüğü koruma çabası ile. Bugün ise o kapılardan birini açıp iki satır yazacağım.

Bu kapının üzerinde “internet asosyalleştiriyor” yazıyor. Artık kimse bir araya gelmiyor, ortak bir etkileşimde bulunmuyor düşüncesi olduğunu gözlemliyorum. Okan Bayülgen konuyu “artık ailecek televizyon izlenmiyor”a kadar indirgedi üstelik. Ben de “televizyon” konusuna katılsam da tam aksini savunacağım.

Fakat öncesinde “biraraya getirecek şey televizyonsa, hiç olmasın” demeyi tercih ederim. Ailecek televizyon izleme kültürünün yaygın olduğu dönemlerde 528 kanal izleme imkanımız yoktu. Ha keza gerek içerik eksikliğinden gerekse iş-güç-okul kaygısından, akşamları 2 saat bön bön o kutuya bakılır, çok da geç olmadan yatılırdı. Ben ailemle sofra ve televizyonun denk geldiği zamanlar hariç o birlikte televizyon izleme eylemeni hiç gerçekleştirmesem de, her akşam yemeğinden sonra çayımı ailemle içiyorum. Sabahları var olan iş telaşıma rağmen kahvaltımı ailemle ediyorum… vs. vs… Aile ile bir arada vakit geçirmek için hiç de televizyona ihtiyacımız yok.

İnternet’e geri dönersek, eğer bir yere gittiğimde Twitter’a “falanca yerdeyim” yazdığımda gerçek bazı arkadaşlarımla o an yüzyüze görüşebiliyorsam, bu internetin beni sosyalleştirdiği noktalardan biridir. Bugün birlikte sinemaya gittiğim, bir kafede sohbet ettiğim, evimde akşam yemeğine davet ettiğim, gözlerinin içine baka baka kahkahalarla güldüğüm ya da yanımda otururken ağlayabildiğim bir çok arkadaşımla interneti aracı edip anışmışsam ve geçen 10 yılda hala arkadaşsam, internet beni sosyalleştiriyordur.

Mesela bir sosyal paylaşım sitesinde ben Ciguli’yi överken bana “adam haklı beyler” diyen elkızı ile Ciguli’nin bir sonraki konserinde birlikte bira içip, birlikte Binnaz’a sesleniyor, sonra binnaz’ı bir kenara bırakıp akşam “eve gidiyorsak” da internet beni sosyalleştiriyordur. Yatmadan önce 100 darbeli kitabı okuyan bir başka adamla kız peşinde koşuyorsak yine internet beni sosyalleştiriyordur.

Eğer bilgisayar başından kalkmadan işi gücü Twit atmak, Facebook’da arkadaş listesini büyütmeye çalışan birileri varsa -ki varlar- bizden değildir. O adamı internet asosyalleştirmiyor. Asosyal olduğu, bilgisayar başında değilken kendini ifade edemediği, bir şekilde dışlandığını düşündüğü veyahut gerçekten öyle olduğu için kendini yalnızca internette ifade etmeye çalışıyor. Bu yüzden öyle görünüyor.

Ancak internet sizin tabirinizle “gerçek hayat”ta kendini ifade edemeyenlere sahi sözünü açıkça söyleme fırsatı verdiği için, bilgisayar dışında belki de aşırı çekingenliğinden, mahalle baskısından, yağ kuyruğundan asosyal kalmış birinin yine sizin tabirinizle sanal dünyada dahi olsa sosyalleşebilmesi yine internetin bu bağlamda iyi bir amaca hizmet edebildiğinin, faydalı kullanılabileceğinin göstergesidir.

Okuyan hepinize çok tenkyu!

Haziran 14 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar 1 Yorum

Bırakın internet düşmanlığını

Ne zaman televizyonda bir stüdyo programı izlesem, illa ki mevzu internetten de geçiyor. Bu yemek  tarifi programından siyasi tartışma programlarına kadar geniş bir deve tüyü yelpazede sürüp gidiyor. Televizyonlarda internetten sözedenlerin olması uzaktan kulağa hoş gelse de yaklaşınca davulun tokmağının yanlış yerlere vurup birilerini rahatsız ettiğini görmemek mümkün değil.

Yıllardır süren haberler var(dı):
– İnternetten tanıştığı adam katili oldu
– İnternette chat yaparken dolandırıldı
– İnternette tanıştığı adamla evlendi, her gün dayak yiyor
– İnternette oyun oynayan genç çıldırınca soda içti

Şimdi ise önce Facebook’un popüler olması, ardından selebritilerin Twitter’ı (Pelin Batu tuvitır diyor) keşfetmesiyle iş çığrından çıktı. 10 yıldır var olan sözlükler, bu günlerde açılan davalarla çok daha popüler.

Fakat sorun şu ki; her yerde bir interneti kötüleme çabası var. “Sözlüklerde bana hakaret ediliyor” diyenler, televizyonlarda sözlüklere ve yazarlarına sözlüklerde görülmeyecek hakaretler ediyorlar. Bir örneğini geçen hafta Disko Kralı’nda Nihat Doğan ile gördük. Malesef ‘caps’ yok…

Oysa ek$i sözlük başta olmak üzere bir çok popüler sözlük, avukatların da içinde olduğu moderator kadrosu ile korunmakta. Bu sebeple de hukuksal olarak suç sayılacak hiçbir bilgi sözlüklerde yeralmamaktadır. Olur da gözden kaçmış bir şeyler varsa da yasalar zaten madur olandan yanadır. Bugün pekçok sebeple şikayet ettiğimiz 5651 sayılı kanun tamamen site karşıtı bir şekilde hakarete uğradığını iddia edene inanılmaz haklar sunmaktadır. Ancak bu hakları kullanmadan önce, sözlük ya da internet kullanıcılarının kimler olduğunu bilmek gerekiyor.

Ertuğrul Özkök’ün Twitter macerasını törpülediğim yazımda da belirttim; interneti kullananlar, siz televizyonları, gazeteleri kullananlar gibi etten kemikten gerçek insanlar ve birer ‘bireyler’ niyetleri de berberistanda bir berber dükkanı açmak değil.

Her şeyden önce interneti kullanan insanlar, sokakta karşınıza çıkan insanlar. Siz manavdan elma alırken sırıtarak muz alan adam internette mesela. Ayakkabınızı aldığınız mağazada size “hoş geldiniz” diyen adam da internette, gittiğiniz barda biranıza su katan hıyar da orada. Saçınızı kesen berber, çayınızı tazeleyen çaycı, sokakta sizi tanıyıp selam veren adam, tüm hayranlarınız ve sizden nefret edenler de internette. İnanmayacaksın ama, sen bile internettesin! (ayıp olacak diye düşünmesem bu paragraftaki son cümle “ulan” diye biterdi.

Bu yüzden  internet kullanıcısını ayrı bir grup olarak görmekten vazgeçmek gerek. Bu Siyah giyenler kedi keser, kırmızı giyenler Mustafa Keser demek ya da tüm hakemler “ibretlik”tir demek gibi bir şey. Olur mu hiç öyle şey? Ben de kalkıp “Tüm gazete yazarları” ile başlayan cümleler kursam? Hem televizyonlarda, gazetelerde adımı vermeden “internet kullanıcısı”, “sözlük yazarı” diye benden sözediyorsunuz, değil mi?

Bu aşamayı geçtikten sonra “birey” sözcüğüne odaklanalım. İnternette yazan her insan ayrı bir lisan ve hiçbir siteyi, grubu, partiyi, tavşanı temsil etmiyorlar. Bu insanların her birine de dava açma hakkınız var. Yani “youporn.com’da bana hakaret ediyorlar” demek yerine, “xxx18+ kullanıcısı bana hakaret ediyor” deyip o kişiye dava açmak en doğrusu. E adam benim hayranı olduğum Nihat Doğan’a hakaret edip kırmızı çizgiyi geçmiş. Neden beni de suçluyorsun aynı sitedeyiz diye. Bu şeye benziyor bak; Şimdi ben bi kafede oturuyorum, arkadaş var tavla oynuyoruz. 4-3 yeniliyorum ama marsa da yolum var. O sırada 12. numaralı masa Ece Erken hakkında “saf” falan diye densizce konuşuyor. Sonra sen geliyorsun, ben tam mars edecekken tavlayı elime veriyorsun. Olacak şey mi?

Mazeretini de biliyorum, takma ad ile yazıyorum, yazıyorlar. İşte yasalar karşısında bu durumun hiçbir önemi yok. İçerik kaldırma talep edebiliyorsun. Önce site yöneticisinden yasal yollarla içeriğin kaldırılması isteniyor, cevap alınamazsa da hosting firmasından. Olmadı mı? Ağzına bile korsun tokadı!  Ha, illa kişiye mi dava açacaksın? IP vb. tüm bilgiler hosting yöneticisinde yasal zorunluluk olan dijital imza (hashtag) ile zaman damgalı olarak  6 ay süre ile değiştirilemez veri olarak saklanıyor. Bu nedenle vazgeç takma adları mazeret göstermekten.

İnternette takma ad kullanımı da bir saklanma güdüsü değil, bir tür kullanım alışkanlığıdır. Facebook bunu bir miktar tersine çevirmiş olsa da anonim kalmayı tercih edenler de var. Saygı duymak gerekiyor. Çünkü meselenin özünde bir görüş  bildirimi var. İnternetteki adamın kim olduğunu bilmediğin gibi, mahalle kıraathanesinde Dostoyevski okurken seni söven adamın da kim olduğunu bilmiyorsun. Fark yok, varsa da fiyatıdır.

Hakaretler, anonimlik hakkı, yasal prosedür, lahana turşusu işin sadece bir bölümü. Mesela Twitter’da o an yaptığım işi yazmamı saçma bulanlar var. E iyi de şükela kardeşim, sen beğendiğin bir kitabı dostlarınla paylaşmıyor musun? Hiç, bir arkadaşına “ulan ne içmişim dün gece” demiyor musun? Twitter gibi siteler bu işi daha hızlı bir şekilde daha çok arkadaşa ulaşarak yaptırıyor. Paylaşacak daha çok nesnem ve fikrim olması da bir zahmet senin eksikliğin olsun. (Paylaşımcılık da aslında ayrı bir yazı konusu olur ha)

Yukarıdaki paragrafıma bu internet düşmanlarının cevabını da tahmin ediyorum: “Ben internetten değil, yüzyüze ya da telefonla sadece yakınlarıma paylaşıyorum. Sizin gibi tanımadığım binlerce insana değil.” Tahminim yanlış değilse, cevabım da hazır.

Her şeyden önce internet bir iletişim aracı. Duman’dan saymaya başlamayacağım, zaten solisti Kaan için keş dedikoduları var ama biz mektup ile başladık mesela. Sonra telefon girdi hayatımıza, birilerine mektup yazmak yerine ara sıra “bağlatarak” arama fırsatı bulduk. Sonra direkt arayabilir olduk, telefon cebimize girince her ana inebildi arama sıklığı… Devrim diye SMS hizmetini sundular bize.. Kimse bana arkadaşlarıma çocukluğumda gördüğüm 3-5 örneği gibi mektup yazmak yerine telefon açıyorum diye kızmadı. Bugün ise aynı kişilere internetten ulaşıyorum diye yargılanabiliyorum.

MSN gibi iletişim araçlarının bazılarını, Twitter gibi sosyal ağ sitelerinin onlarcasını farklı amaçlarla aktif olarak kullanıyorum. Listelerinde yüzlerce kişi var. Bunların en az yarısı sıkça yüzyüze ya da telefonla görüştüklerim. Aynı şehirde olduklarımın neredeyse tümü ile en azından bir defa görüştüm ve sesini duymadığım insan sayılıdır. İnternet bu bağlamda (ve balgamda) sadece bir iletişm aracıdır. Siz farklı olduğunu düşünüyorsanız ya da farklı kullanıyorsanız, kusur yine bende değil. Sende de değilse, kesin kadı kızındadır…

Ulaşabildiğim diğer binlerce insansa, bilinçli olarak beni takip etmeyi seçenler. Biri beni Twitter’dan eklemişse, yaptıklarım ya da düşündüklerim ilgisini çekiyordur. Zaten televizyoncuları, gazetecileri de kendi mecralarında aynı sebeplerle takip ediyoruz. Madem öyle, biz de köşe yazısı okumayalım (mı?)

Üstelik aynı zamanda ben internet sayesinde gerçek bir iş ile para kazanıyorum. Tüm banka işlemlerimi oturduğum yerden yapıyorum. Kazandığım vakitle daha çok okuyabiliyor ya da arkadaşlarımla vakit geçirebiliyorum. Pek çok bilgiye doğrudan internet vasıtası ile erişiyorum. Siz, bilgilerin yanlış olduğunu, kendi bildiğinizin doğru olduğunu düşünsenizde ben gerçekten doğru bilgilere erişebiliyorum.

Bir ürün alırken reklamlarda “valla 2 gün kullandım belimin ağrısı şıp diye geçti” diyen teyze yerine, kozmik diski gerçekten bir yerlerine takanların yorumlarını okuyorum. Gerçek kullanıcı deneyimleri. Tüm alıpverişlerimi de internetten yapıyorum. Bilinçli bir alışverişle sanıldığı gibi sürprizlerle karşılaşmıyorum. Üstelik de daha ucuza alabiliyorum.

Dahası var, sen televizyonda her şeyi konuşamazken, ben şurada bok falan yazsam kimse bir şey demez. Yazdım bile zaten. Senin gazetede yazamayacağın her şeyi aynı şekilde ben burada özgürce yazabilirim. Bu düşünme, düşünüğümü aktarma hakkım da kimseye zarar vermez. Sana bile…

Birkaç adam interneti yanlış kullandığı, yanlış yorumladığı ya da birkaç milyon internet kullanıcısından 50’si kendisini beğenmediği için bana adımı kullanmadan hakaret edebilmeleri, her anlamda bana fayda sağlayan bu teknolojiyi faydasız sanmaları, başkaları ile iletişim kurabiliyorum diye beni boş adam ilan etmeleri, kendilerini zaten eskaza milyonlarca kişi izleyebiliyorken beni takip eden 1000 kişiyi çekememesi beni gerçekten rahatsız ediyor.

Şöyle bir yazayım dedim ama neresine dokunsam elimde parçalandı. Neresinden sözetsem altından başka şeyler çıktı. Sonucunda da böyle yetersiz, eksik ve havada ama yine de derdini anlatabileceğini umduğum bir yazı çıktı.

konuyla ilgisi olan iki tv programından alınmış video:
Tuna Kiremitçi ssg’ye Karşı
Murat Bardakçı – Wikipediaya Engellensin

Hadi, öptüm hepinize!

Haziran 12 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar 1 Yorum

@tavsankardes Güle güle

Haberimiz malum; Twitter’da tavsankaç nick’i ile ikamet eden Ertuğrul Özkök, 4. gününde Twitter’dan uzaklaştı. Bunu da yine Twitter üzerinden bini aşkın karakter harcayarak duyurdu. Tam 9 tweet. Ben de bu aykırı varoluşu ve ve gidişi gıdıklamak istedim.

Bunun için de her bir tweet’ini tweet’ime banıp, Twitter’a sığmaz aymazlıkta yanıtlayacağım. Kendim yazıp kendim okuyacak, kendi kendimin körü-sağırı olacağım. Aşırı heyecanlıyım, ilk kez böyle bir röpörtajım olacak. Şimdiden afiyet olsun.

(Ertuğrul Özkök’ün mesajları başına nick’i olan tavsankac’ı ve cevaplarımın başına nick’im olan naturelgs’yi koyacağım.)

tavsankardes: Sevgili arkadaşlar, geçen cumartesi akşam dahil olduğum twitter toplumuna bugün itibariyle veda ediyorum. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
naturelgs: Selamını karşılıyorum. Cumartesi’nin c’sini, Twitter’ın t’sini bir de Nazilli’nin i’sini büyük harfle yazsanız güzel olurmuş. “akşam”a da bir I harfi eklesek, tadından yanında yatılır hani.

tavsankardes: Ayrılmamın nedeni şu: Burası çok canlı, çok heyecanlı ve 24 saat çalışan bir ortam. Sadece mesaj göndererek kalınacak bir yer değil.
naturelgs: Burası da aslında tüm şehirler gibi 24 saat canlı. 24 Saatini burada geçiren insanlar yok. Herkesin farklı yaşam düzenleri, farklı saatler arasında uyumadan yaşamalarına olanak tanıyor. Hepsi bu. Burası sadece mesaj gönderilerek kalına(bile)cak bir yer.

tavsankardes: Burası çok canlı bir diyalog ortamı. Her an yazıp cevap almak, bu diyaloga katılmak gerekiyor. ben ne lyazık ki buna dahil olamıyorum.
naturelgs: “Burası çok canlı”  gibi cümle tekrarları yazıyı sıkıcı kılar aslında. Ben okurken sıkılmadım ama şimdi ben de tekrar ettim ya; kesin benim okurum, sıkılacağım… Burası (Twitter) aslında bir diyalog ortamı değildir. Aksine monolog ortamıdır. Temel amacı o an ne yaptığınızı yazmaktır. “Yeni aldığım ayakkabılarımı boyuyorum” gibi. Bununla birlikte bir düşünce de yazılabilir. Ya da “Koşun beyler, RTE CNN Turk’de” gibi açık duyurular.

Twitter’ın @ işareti ile kullanıcı mimleme opsyonunun da temel mantığı budur. Diyaloga girmek değil. “@tavsankardes bugünkü yazını çok beğendim” bunun örneğidir. Cevap vermeye gerek yoktur. Bu zaten bir anlamda “herkese söylüyorum, gelinim sen de işit” demektir. Bu tabii ki diyaloga girilemez demek değildir. Okuyun, yazın. Cevaplamayın ama okuduklarınızdan beslenin. Bazen oradaki @’lerinizi toplayıp bir yazı bile çıkarabilirsiniz.

Ayrıca tüm bunları 140 karakterlik tek bir tweet’de yapmak gerekiyor. 9 tweet değil. Uzun uzun yazmak için gazeteler, dergiler, bloglar ve farklı sosyal mecralar var. Fakat böyle yapacaksanız siz onları keşfetmeyin lütfen.

tavsankardes: Ama bu üç gün boyunca acaip eğlendim. Bunu bilmenizi istiyorum. hepinizi, kim ne yazmışsa hepsini sevdim.
naturelgs: “acaip” güzel sözmüş. Ben Twitter’daki varlık sürecini izleyemediğim için eğlencenize ortak olamadım. Ancak şimdi eğleniyorum. Lütfen hepsini sevmeyin. Mutlak sevgi yalandır. 5000’e yakın takipçi ile en kötü şartta 4 günde 10.000 mesaj aldınız. Etraf gerzek kaynıyor, eminim size gelen mesajların da bazıları saçmaydı. Sevmeyin onları, gerçekten hem de…

tavsankardes: Üç gün boyunca sadece bir kişiyi blokladım.(Bakın bloku da tam öğrenmiştim.) Geriye kalan herkesin mesajını okudum, cevaplamaya çalıştım.
naturelgs: Yaşasın! Hepsini sevmemişsiniz işte. bloklamışsınız bile. Yalnız bloklayana kadar, geri kalan herkesle birlikte onu da okumuş olmalısınız.

tavsankardes: Ama ne yazık ki zamanım bu yapıcı, canlı diyaloga izin vermiyor. Tavsankardeş biliniz ki hepinizi çok sevdi. Sevmeye devam edecek.
naturelgs: İşte sebep yanlış kullanım. “yazı hazırlıyorum, bakalım sabaha yetişecek mi. Kahvem’i de getirdi Ayşe hanım” gibi bir twit atın, sonra kaybolun. Ne olacak yani? Bakmayın siz o “selebriti”lere. Onların İnternetle belki tek ilişkisi Twitter. O da Twitter medyada ünlü oldu diye. “Biz de medyanın gündeminde kalalım” diye. Yoksa Twitter’a gelene kadar neler yok ki? Akıllıca kullanan sanatçılar da var elbette. Siz uymayın o “selebriti”lere.

tavsankardes: Burada bulduğum en güzel şey, özlemini çektiğim hoşgörüydü. Herkes birlikte yaşama kültürünü benimsemiş.
naturelgs: Çok güzel; fakat o hoşgörülü dediğiniz insanlar monitörlerin içinde yaşayan küçük cinler değil. Bazılarıyla bakkalda karşılaşıyorsunuz, bazıları İstiklal’de sizi görünce başıyla selam veriyor. Bazıları sizin takipçiniz. Hepsinin işi ya da okulu, ailesi, sevgilisi var. Benim yok, çok yalnızım bu yüzden. “Hadi gülümse” O insanlar zaten çevrenizde. Buna rağmen o hoşgörüyü çevrenizde bulamıyorsanız, ya İstiklal’den geçmiyorsunuz ya da bir şeyleri yanlış anladınız. Twitter’da da sokaktaki adam var ama. Bazıları hoşgörüşü, bazıları mankafa.

tavsankardes: Bence siyasetçileri ve köşe yazarlarını twitterde zorunhlu staja göndermek lazım. Ben stajımı yaptım sayıyorum. Hepinize sevgiler.
naturelgs: Bir staj gerekiyorsa, bu içtenlik adına olmalı. Orada bir siyasetçi, bir Cumartesi akşamı “ulan şu rakı, peynir, armut gibisi de yok be”  derse; ya da mesela Başbakan “az önce Obama’ynan görüştüm, Haberler” gibi bir twit atarsa olmuş demektir. Yoksa nedir ki? Ekranın ortasında ufak bir kutucuk, bir klavye ve göz dolduran harf kalabalığı.

tavsankardes: İçinizde çok yaratıcı, çok başarılı arkadaşlar var. Burası müthiş ve heyecan verici. Hepiniz hoşçakalın.
naturelgs: Kesinlikle öyle. Teşekkürler, güle güle.

tavsankardes: Bu süre içinde istemeden kırıdğım arkadaş varsa özür dilerim. Hepiniz hakkınızı helal edin. Sevgiler.
naturelgs: Eyvallah, helal olsun…

Haziran 02 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar Yorum Yok

Küçük Aptalın Büyük Dünyası

Blogumda bir kitap kategorisi olduğu halde kitaplardan pek söz etmiyorum. En büyük sebebi de yeterince okumuyor oluşum. Bugün ise okumak bir yana, henüz çıkmamış bir kitaptan, Küçük Aptalın Büyük Dünyası‘ndan bahsedeceğim.

PuCCa‘nın yazdığı bu kitaptan bahsetmeme sebep ise, birkaç sebeple önemli bir iş olması. Kitabı tanıtmaktan ziyade de önemli kılan detaylara değineceğim. Fakat peşinen söyleyeyim, kitap uç bir durum yaşanmazsa 1 Haziran’da, yaşanırsa da Haziran’ın ilk haftası satışta olacak.

(Yukarıdaki resim kitap kapağıdır, tıklarsanız büyür.)

Kitap önemli çünkü bir “blog yazarı”nın bir “kitap yazarı”na olan tamamlanmış yolculuğuna emsaldir.  Üstelik -bilgimce-  Türkiye’deki ilk emsaldir.

Okuyan Us Yayıncılık ve başındaki güzel adam Cem Mumcu, tematik kitaplarına Dizüstü Edebiyat adında yeni bir seri eklemeyi düşünmüş. Dizüstü Edebiyat serisi, başarılı blog yazarlarından bazılarının yazdığı/yazacağı kitaplardan oluşacak. Ben de naçizhane bir blog yazarı ve daha önemlisi okuyucusu olarak blogların başlı başına birer medya organı olduğunu, pek çok blog yazarının -sözüm ona- bazı köşe yazarlarından çok daha “usta” olduğunu bu nedenlerle de daha çok önemsenmeleri gerektiğini fırsat buldukça söylemeye çalıştım.

Bloglar hala pek çoğu tarafından alelade “site”ler olarak görülse de, medya planlama ajansları hala görmezden gelse de ve daha önemlisi, sırf ortam “internet” diye, internet önemsiz, yalan-yanlış, tü kaka diye yazdıkları önemsenmiyor. Oysa PuCCa gibi bir sürü blog yazarı edebiyatın dibini sıyırtıp parmak yalatmaktadır. Ya da bir sürü blog yazarı önlerine her gün yüzlerce basın bülteni düşmemesine rağmen gündemi daha iyi tutmakta ve takip etmektedir. Ve bir sürü blog yazarı da hiçbir marka, siyasi parti, örgüte yandaş olmadan tamamen dürüst içerik üretebilmektedir.

Ben edebiyat kısmında kalacağım; PuCCa tanıdığım en eski blog yazarlarından biri. Bildiğimden beri de kendi tarzında istikrarını koruyarak ilerlemeye devam ettiğini söylemeliyim. Hani klişe bir söz ama “kalemi kuvvetli” bir yazar. Anlatacak derdi, söyleyecek sözü var. Bu nedenle böyle bir blog yazarının kitap çıkarıyor olması da, birilerinin onu -ya da blog yazarlarını- kitap çıkaracak kadar önemsemesi çok değerli.

Küçük Aptalın Büyük Dünyası‘nı  önemli yapan bir diğer şey ise anonimlik kavramı. Yıllardır kimliğini gizleyip Maryln Monroe fotoğrafı ve PuCCa adı ile tanınan bu güzel -olduğunu düşündüğüm- kız kitabında da PuCCa imzasını kullanıyor. PuCCa’nın gerçek olmadığını düşünenlerden, anonim bir yazarı okumayı tercih etmeyenlere kadar pek çok insan figürünü gözlemlediğimi söyleyebilirim. Sadece adlarını gizlemeyerek ya da seksi fotoğrafları için tıklatarak anonimlik kavramından uzaklaştığını düşünüyorlar. Oysa özellikle sosyal medyada, bloglarda, internet gibi güvensiz bellenmiş bir ortamda anonimlik adını ve yüzünü gizlemek değil, “kim olduğun”u gizlemektir.

Ben PuCCa’nın adını, ne iş yaptığını, yüzünün neye benzediğini bilmesem de yazdıklarından kim olduğunu, ne anlattığını biliyorum. Bunu da yeterli buluyorum açıkçası. Kaldı ki bir yazı kurguyla oluşturulup edebiyatla zenginleştiriliyorsa. Bir gerçeğin içine bir de hayal katılabiliyor, ama ikisi ayrıştırılabiliyorsa; yazı amacına ulaşıyorsa altındaki imzanın gerçek bir ad olup olmaması da mühim değildir. Bu kitabın altında PuCCa imzası varsa, kitabı “PuCCa”nın yazdığını da biliyorumur. Hepsi bu! Ha, PuCCa’yı merak etmiyor muyum? Ediyorum. Aynı zamanda anonim kalma tercihine saygı da duyuyorum…

Yine de anonim bir kitap çıkarmanın risk olduğunu düşünüyorum. İyi ve belli kesimlerde popüleritesi olan bir yazar, profesyonel bir ekibin içinde (malum, 1000 lirası olan herkes köşedeki ozbirik yayınevinden kitap çıkarabiliyor) kaliteli bir iş yapıyorsa, geleceği nokta imza günleri, televizyon programlarına konuk olma vesairedir. Medya’nın da yazılarında cinsellik de barındıran bu anonim kızın üstüne gitmesi olasıdır. Bence olması gereken, güzel şeylerdir de bunlar PuCCa için. Umarım bu süreçte kimse bu konudaki saygısını yitirmez. Benim için üzücü olansa, ortak bir platformu paylaşacak kadar yakın olmama rağmen, internetten indireceğim(!) kitabı belki hiçbir zaman imzalatamayacak olmak.

Tabii deli gibi blog yazan birinin kitap çıkardığı bir anda duyulunca, akla gelebilecek ilk şey kitabın 120 sayfayı geçmeyen ve blogda yıllardır yazılmış yazılardan seçmecelerle hazırlanmış olmasıdır. Öyle değil… PuCCa bu kitap için ayrı bir yazım sürecine girmiş. Üstelik de 300 sayfayı devirmiş.

Demem o ki; zaten tanıdığımız, güvendiğimiz, adını olmasa da kendini bildiğimiz bu kız dolu dolu doyurucu bir kitaba güzel bir ekiple imzasıdı atmış. Türkiye için bir ilk başarılmış ve anonimlik konusunda belki tabular da zorlanmıştır. Bu yüzden varsa önyargılarınızı bir kenara bırakıp 1 Haziran’da bu kitabı bulup alın. Söz, PuCCa imzalamazsa ben Cin ali çizeceğim.

Bu arada yazı boyunca PuCCa’dan çokça bahsetsem de bu kitap Dizüstü Edebiyat’ın sadece ilk kitabı. Önümüzdeki 3 aylık süreçte sırasıyla Sami Hazinses ve Her Boku Bilen Adam‘ın da kitapları gelecek. Hepsini şimdiden tebrik ediyorum, zaten bir işi başardıkları için başarı dilemiyorum.

Bitirirken;
Kitap
hakkında PuCCa’nın yazısı burada, çekilen enfes klip HD olaraksa şurada. Ayrıca Dizüstü Edebiyat‘ın ve PuCCa GüNLüK‘ün birer Facebook sayfası da var.

Sevgiler,
Kelebekler sizinle osursun…

Mayıs 25 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Haber, kitap, Yorumsal
Yorumlar 8 Yorum

2010 Blog Ödülleri’nin ardından

Bugün (8 Mayıs 2010) 2010 Blog Ödülleri (bö2010)’un ödül töreni vardı. Benim de aday olduğum ödüller hakkında yazmak için yarışmanın sonlanmasını bekledim. Bu kadar beklemekteki amacım  süreci gözlemlemek, kim ne diyor okumak, aldığım karara ters düşmemek ve diğer yorumlar arasında kaybolmamak vardı.

Diğer yorumlar arasında kaybolmamak dedim çünkü ya haşince eleştiriler vardı ya da kör savunular. Ben içten içe en çok eleştirenlerden olsam da, bu yazı acımasızca olmayacak. Zira bir blog yazarı olarak, bir sosyal medya meraklısı olarak bloglara verilen önemin artması gerektiğini düşünüyorum. Bloglar için çeşitli etkinlikler de yapılmalı. Bu işi üstlenmeye çalışan bir çok kişi ve gruptan haberdarım. Gerek blogların gelişmesi için varolan oluşumlar, gerekse bloglarla markaları buluşturan gruplar bir türlü yeterli aktifliğe ulaşamadı.

Blog Ödülleri ise, bloglar için somutlaşmış bir şeyler yapabildiği, 3. yılına varabildiği ve her yıl daha iyi düzenlendiği için bir tebriği hak ediyor. Bununla birlikte yazının devamını yapıcı olma gayesi taşıyan eleştirilerimin ağırlığı ile sürecek.

Bu yıl oylama sürecinde haksızlıkları önlemek adına güzel değişikliklere gidildi. Bunlardan biri mükerrer oyu önlemek ya da azaltmak için SMS aktivasyonu idi. Diğeri ise adayların kendi oylarını dahi görememesiydi. Buna rağmen yeterli bulamadım. Ben aldığım kararla birlikte aday olduğumu FriendFeed, Twitter, Facebook, Blog, MSN, gTalk vb. yerlerde duyurmadım, oy istemedim. Bunun karşılığı olarak da iç adaletimi sağlamak adına hiçbir bloga oy vermedim. 20 günlük oylama sürecinde bö2010 sitesinde bir şekilde bloguma ulaşmış yalnızca 31 kişi var. Kaçı oy vermiş bilmiyorum tabii ki. Ancak adaylığımı farklı mecralarda duyursa, eş-dosttan oy istese idim hiç kimse blogumu beğenmeyecek dahi olsa eş-dost oylarıyla bir kaç 31 yapardım kanaatindeyim. Bu nedenle “en iyi oy dilenen kazanır” dediğim sistemi çok da doğru bulmuyorum. Bu cümleden dolayı lütfen adaylar ve kazananlar alınmasın. Onlara değil, sisteme karşı bir tanımlamadır bu.

Tabii bununla birlikte, blog ödülleri’ne bir yanı ile karşı olduğumu da belirtmeliyim. Blog gibi kişiselleştirilmiş, özgür ve kuralları olmayan bir mecra, neye göre değerlendirilebilir? Hangi blog iyidir, hangi blog doğrudur nasıl anlaşılır? Bunlar koca koca bilinmezler. Bu gibi kuralların olmaması gerektiğini savunsam da madem bu iş yapılıyor, en azından ön jüri değerlendirmesi için önceden açıklanmış bazı kriterler olmalı derim. İmla kurallarına tamamen uymak, okunabilir olmak, yakın bir tarihte güncellenmiş olmak, tamamen Türkçe olmak bunlara örnek olabilir. Ha, bu konuda zaten oldukça çalışıldığını gözlemlememek mümkün değil. Yine de bir adı olmalı yarışılacaksa.

Geçen yıl yaşanan ödül krizi bu yıl çözülmüş. Çok fazla sponsor olmasına rağmen geçen yıl kazananlar fiziksel olarak bir ödül sahibi olamazken, bu yıl Blog Ödülleri çok güzel hediyelerle süslenmişti. Blog Ödülleri bu ivmeyi yakalayabilmişken gelecek yıl daha büyük sponsor destekleri alabileceğini umuyorum. Ha, bu işten çok kazanıyorlar, cebe atıyorlar dedikoduları oluyor. Geçen yıl ben de böyle düşünenlerdendim. Bu yıl ise bu konuda cebe atıyorlarsa helal olsun diyorum. Çünkü sponsorların maddi karşlığını ödül sahipleri de buldu.

Geçen yılları izleyemediğim için ödül törenini kıyaslayamayacağım. Ancak bu yıl pozitif.tv desteği ile ödül töreni ve öncesindeki paneller canlı yayınlandı. Muhakkak ki ellerinde olmayan sebeplerle ikinci panel izlenmeyecek derecede kesintiye uğradı. Panel sonrası arada gerekli iyileştirme yapılmış olsa da, kaçan kaçmıştı. Keşke biraz daha prova edilse, biraz daha emin olunsaydı diyorum. Bu şartlarda bizlere bir panel borçları oldu.

Paneller için, “neden bloglar hakkında konuşulmuyor” denildi, “panelin başlığı twitter, ne konuşulacak ki? hem ödüller akşama” dedim. Bu görüşümde ısrarcı olacak olsam da, ben de isterdim ki tören öncesi blog konulu paneller olsa, blog yazarları katılıp bloglar hakkında konuşsa ve hatta eğitici olsa. Öyle olmadı, fakat izlemekten keyif aldığım kişilerin panel katılımcısı ve moderatörü olması ile de yetindim.

Panel sonrası Davut Topcan’a verilen anlamlı ödül için içtenlikle ayrı olarak tebrik ve teşekkür ediyorum. Ben ödül anonsunu “En hız grasgua davtcan reuau gkaj ödül ruaj burcu uht ve nerde” şekilde dinledim. Umarım Davut bu anonsu sağlıklı duyabilmiştir. Tunç Kılınç’ın güzel laflar ettiğine ve ödülün “En hız ödülü” olmadığına eminim.

Ödül töreni hakkında okuduğum tüm görüşler ise benimle ortak yöndeydi. Zamanı yetiştirmek için mi, plansızlıktan mı bilmiyorum ama aceleyle ödülü takdim edecek kişi ve kategorinin ilk 3’ü bir anda davet edildi, ödüller ellerine verildi, flaşlı fotoğraflar çekildi ve neredeyse onlar sahneden inmeden diğer kategoriye geçildi. Oysa ilk 3 sıra ile ödülünü alsaydı ve en azından birer cümlelik konuşma hakları olsaydı belki kusursuz olacaktı. “tamam sen kazandın, hemen al ödülünü git”çilik olmuş biraz.

Son olarak ödül töreni sonunda, muhtemelen son anda hatırlanarak “haa bu arada şurdaki arkadaşlar hediyelerle ilgilenecek, lütfen oraya gidin” gibi duyulan cümleler de oldukça çirkindi.   Her şeyin bır sırası var. Tören tamamen bitince bilgilendirme yapılabilir ya da kazananlara ayrıca posta veya e-posta ile tebligat yapılabilirdi.

2010’u henüz yarılamadık bile. Her ne kadar 5-6 yıldır blog yazanlar olsa dahi, Türkiye’de blog kültürü son 2 yılda yerleşmeye başladı. Diliyorum bu yıl bloglar adına daha çok organizasyonla şahane bir yıl olsun ve bö2011 bomba gibi gelsin.

Mayıs 09 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Yorumsal
Yorumlar 5 Yorum

Bize Doping Lazım

Geçen gün FriendFeed’e yazdım, şaka ile: Doping’den bir paket alacakmışım. Şu reklam dönemi paketten vazelin çıkacak diye endişeniyorum doğrusu.. :D

Paket dün elime ulaştı. Yanılmamışım, vazelin vardı. Ama çok daha fazlası da. Bu yazıda onca vazeline rağmen Yurtiçi Kargo’nun getirmekte zorlandığı Doping paketinin içeriğinden bahsedip, aşağıdaki galeride bir dizi fotoğraf yayınlayacağım. İşte pakettekiler:

Kullanma kılavuzu: Paketten çıkan internet hızlandırıcı araçların nasıl kullanılacağına dair yeterli yönergelerin bulunduğu kapsamlı(!) (burada argo kullanmak vardı) bir kılavuz. Her araç için gerekli tüm aşamalar görsel muhteviyatlarla sunulmuştu.

Oneway İnternet Hızlandırıcı Vazelin: Piyasa değeri 50 liranın üzerinde olan bu vazelin, talimatlara uygun kullanıldığında tüm datanın yağ gibi kayarak modeminize ulaşmasını vaat ediyor. İlk denemelerimde başarılı olduğunu söyleyemem.

Özyıldırım Modem Yükseltici Anten: Tasarımı ile annemin “aliminyon tencere” kapağını anımsatan bu gereç, modemden gelen sinyalleri içine alıp geri yansıtmak suretiyle interneti hızlandırıyor. Ben gerek opsiyonel olarak satılan ayağı paketten çıkmadığından, gerekse anteni vazelinlemeyi düşünmediğimden yine başarısız oldum. Annem anteni kapak yapmakta ısrar edince, kıramadım.

Highconnect Şimdiyan Tütsü: Son teknoloji kullanılarak üretildiğini düşündüğüm çakmakla yanabilen bu tütsü, çıkardığı esrarengiz duman ve mistik kokularla internetin dizbağını çözüyormuş.  Talimatlarda “biraz bilgisayara, biraz modeme yelleyin” diyordu. Ben yanlış anlayıp biraz yellenince ortama bambaşka egzotik kokular hasıl oldu. Kısa süre içinde bağlantım tamamen koptu.

Tutsıkı Konekt Zımba: Talimatlarda, kaçak olabilecek kablo noktalarını vs. bu araçla zımbalamam gerektiği söyleniyordu. Ancak zımbadan tel çıkmayınca ancak sıkı tuttum zımbayı.

FreeCD Frekans Dağıtıcı: Bilgisayara takıldığında modemin id’sini otomatik bulan bu boş cd, monitöre yakın asıldığında internet harici sinyalleri geri yansıtıyormuş. Baktım, sinyal değil kendimi gördüm. Demek ki internetten arındım!

Shun-li Alarmlı Kota Sayacı: Kotalı internet kullanmadığımdan denemediğim bu aracı, pil takınca çalar saat olarak kullanabildiğimi farkettim.

Bağlantı Azdırıcı Kahve: Özellikle bağlantının yavaşladığı anlarda modeme serpilerek bağlantıyı uyandıran kahve de işe yaramadı! Fakat pişirince köpük köpük oldu, beni uyandırdı.

8 Mbit Sınırsız İnternet: Doping tüm bu icatların neredeyse hiç işe yaramayacağını biliyor olacak ki; 6 Aylık 8Mbit internet paketini de hediye etmiş. Açıkçası bu hediye, TTnet’i bırakıp Doping’e geçme konusunda hayli ikna edici. Yine de iyice düşünmek gerek. 6 Ay için dahi olsa müthiş bir deneyim olacaktır.

Ayrıca, www.bizedopinglazim.com‘daki oyunda, diğer internet hızlandırıcı icatları bulan 1 kişiye 10 yıllık hiper hızlı internet, 10 kişiye 1 yıllık hiper hızlı internet ve 100 kişiye 3 aylık Rapidshare Premium üyeliği veriyormuş. Oyunun herkese açık olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

Not: Bu yazıda yer alan araçlar ve kullanımlarına ait bilgiler tamamiyle hayal ürünü olup, Doping’in espirili jestine bir karşılıktır. Paketten çıkan her şey ise tamamiyle gerçektir..

Ayrıca aşağıdaki galeride yer alan fotoğraflar için kardeşime teşekkür ediyorum…

Nisan 04 / 2010
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 1 Yorum