Kategori Benden..

Başlamadan biten MAC sevdası

Zaman zaman Sosyal Medya kategorisinde, bu dünyada olan kampanyalardan söz ediyorum. Bazılarını tüm cahilliğimle eleştirip, bazılarını da tebrik ediyorum. Bugün de başarılı olduğunu düşündüğüm bir kurgusu olan ancak benim adıma talihsizlikle sonuçlanmış bir kampanyadan söz edeceğim: Mac Challenge.

Kampanya Apple’ın Türkiye temsilcisi Bilkom’a ait. Projeyi ise Ping Dijital Ajansı yönetiyor. 6 Temmuz tarihinde, Ping’den biri blog istatistiklerimi istedi ve ilettim. Sebebini bilmiyordum ve sormadım. Ardından da telefon numaramı istedi, verdim.

9 Temmuz’da Ping’den, bir başka kişiden yeni bir mail aldım. Bu defa kampanyadan bahsedilmiş. Daha önce Mac kullanmamış birkaç blog yazarına bir Mac vereceklermiş. Benden 30 gün kullanıp, deneyimlerimi paylaşmam isteniyordu. Projeye kısa süre sonra başlanacağı için hemen cevap vermem bekleniyordu. Ben de öyle yaptım.

Kabul etmeden önce birkaç soru sordum. Sorularımı 12 Temmuz tarihinde Ping’den bir 3. kişi cevapladı. Cevaplar benim adıma olumluydu. Önce biraz düşündüm. 30 gün bir kampanya ile Mac hakkında yazmam gerekiyordu. Blogumda bunu yapmanın ne kadar etik olacağını düşündüm.

Kampanya sonunda Mac bende kalacaktı. (istersem yerine bir PC alacaktım) Mac’ler benim için bir ulaşılmazdır. Her zaman hayranlıkla izlesem de sahip olabildiğim tek Apple ürünü iPod Suffle. Bir Mac, benim bilgisayarımın en az 3 katı fiyatta ve giderek artıyor. Bunu bulunmaz bir fırsat olarak görüp, kabul ettim. Sorulardan biri de “kötü bir deneyimi de yazabilecek miyim?”  idi. Bunları da yazabilerek blog etiğinin dışına çıkmayacaktım.

Ben kabul ettikten sonra blog istatistiklerimi yeniden istediler. Yine 12 Temmuz tarihinde paylaştım ve bir daha cevap alamadım. Bugün, bir arkadaşımın duyurusunda gördüm. Bu kampanyadan bir Macbook Pro almış. Kampanyaya katılan, seçilmiş 3 blog yazarından biri olmuş. Ben de bu vesile ile blog istatistiklerime karşılık yanıtımı almış oldum.

Şimdi biliyorum, bazılarınız Mac’e sahip olamadığım için bu yazıyı yazdığımı, kazananlara sataştığımı düşünecek. Ancak öyle değil. Seçilen bloglar zaten benden daha çok okunan ve dolayısı ile daha çok hak edenler. Ben zaten böyle bir karşlığı hak ettiğimi de çok düşünmedim. Seçilen blog yazarlarını da içtenlikle tebrik ediyorum.

Fakat sorun şu ki; ne bana en başında 3 blog seçileceğini söylediler, ne de süreç içerisinde benim seçilmediğimi ilettiler. Eğer bunlardan biri yapılmış olsaydı, kabul etmek kolaydı. Seçilmemek için de seçilmek için olduğu gibi pek çok nedenim var.

Eğer yeterli bilgilendirme yapılmış olsaydı, ben hayalini kurduğum Mac’e bu kadar yakın hissetmezdim kendimi. Bir dijital ajansın da kampanya yönetimi konusunda daha hassas olması gerekiyor. Harika bir kurgu ve çok okunan bu blog yazarları ile mükemmel işleyeceğinden hiç şüphem yok. Ancak 3 blog yazarı ile doğru iletimi kurarken diğerleri ile iletişimsiz kalmak, olmamış.

Ben bu yazıyı tamamlarken, Ping’den 4. bir isim, benim Friendfeed’deki mesajım üzerine bir bilgilendirme mail’i atmış. Muhtemelen o mesajım olmasa bu mail’i de almayacaktım. Yazıyı da onca yazmışken ve yaşanan gerçek değişmezken, silmeye kıyamadım. Zaten bir şekilde anlatmam, paylaşmam da gerekiyordu. Bu blog da bunun için var.

Mail’de “benim hatam sonucu geridönüş yapamamış olduk” yazıyor. Belki başka projelerde birlikte çalışabileceğimizi ve beni kırmak istemeyeceğini söylemiş. Son olarak da bilgilerimi başka amaçla kullanmayacakların teminatını vermiş.

Mac’e güle güle derken, eksik iletişimle sosyal medya yönetenlere de (sadece bir proje ya da ajans için değil.) selam ediyorum.

Bilgilendirme için teşekkürler.

Ağustos 04 / 2010
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 4 Yorum

Engelliye bozuk para yağar

Çeşitli yazılarımda bahsettim, tanıyanlar da okuyanlar da biliyor; ilk kez okuyanlar da şimdi öğrensinmiş olsun, ben bir fiziksel engelliyim, yürüyemiyorum. Bununla ilgili bazı güncel anılarımı, çeşitli faaliyetlerimizi, siyasi meseleleri vs. zaman zaman yazdım. Bu yazılardan birkaçına en aşağılarda link vereceğim. Şimdi ise bugünün anısından ve geçmişteki örneklerinden bahsedeceğim.

Bundan 10 yıl evvel bir başka engelliyi sokakta görmek aslında benim için de çok şaşırtıcıydı. Bir yandan bakıp izlemeye çalışır, bir yandan da ayıp olmasın diye kaçınırdım. Farkındalık kavramı bir yana, bir şekilde farklılşan insanların varlığı da bilinirlik dışıydı. Belki hala öyle.

İşte bu dönemlerde, yani bundan birkaç yıl evvel farklı günlerde, farklı yerlerde ve farklı insanlarla özünde aynı olan ve tekrar tekrar yaşanan iki anım vardır. Bunlardan biri, bu yazımın konusu olmayan meraklı bir “sen yürüyemiyor musun?” sorusudur.

Diğeri ise uzaktan beni gözüne kestiren kişinin, aramızdaki mesafe bir insan boyuna inince kucağıma bir miktar madeni para bırakmasıdır. Nadir zamanlarda da olsa daha hatrı sayılır, değeri büyük, banknot halinde para verenler de oldu. Bunların bir kısmı vicdani rahatlık için içten ama yalanken, bir kısmı da beni tamamen dilenci sanmalarından kaynaklıydı.

Alışkanlık kazanınca hazırda tutar olduğum iki tepki oluşturdum. Eğer yalnızsam, kesinlikle dilenci olmadığımı ve hiçbir sebeple bu parayı alamayacağımı anlatıyordum. Kimi zaman bir münakaşaya da girerek. Eğer ailemleysem de aptalı oynuyordum. Boş boş suratlara bakıp, sesimi çıkarmıyordum. Annem de benim diğer halime benzer tepkiler veriyordu. Yakın geçmişte ise bu iki anının hiçbir tekrarını yaşamadım. Ta ki bugüne kadar.

Sıkça geçtiğim bir sokakta, orta yaşın belki biraz üzerinde bir abi var. Benim gibi, engelli bir çocuğu varmış. Daha önce tekerlekli sandalye temini konusunda bir şeyler sormuştu. (konu dışı ama yakınında beni koklamayı seven bir köpek de genelde yanında geziyor.) O zamandan beri de sokaktan her geçtiğimde (evet, adam ne zaman geçsem sokakta) başımla hafif selam veriyor, bazen de iyi günler dileyip geçiyorum.

Bugün, bu abi ben geçerken bir telaşla süren sohbetini bıraktı. O sırada sohbet halinde diye selam da vermiyordum. Abi hızla yanıma gelip, bir banknotu kucağıma bıraktı. Haline, tavrına bakılırsa pek varsıl biri de değil. Elini tuttum, “sağol” dedim. “Ama alamam. Sen de çocuğuna bir şey alırsın hem” dedim. Bu sırada yanımda olan annem de sinirlenip tartışmaya başladı. Sakinleştirdim, sanırım. Abi “çocuğuma alıyorum zaten. Bir kontör parası işte” dedi. Alamadım.

Zaten hoşlanmazken bu gibi tavırlardan, alamadım tabi. Çok tuhaf geliyor, kabul edemiyorum. Zaten şükür ki bir mesleğim, yapacak işim ve az çok kazandığım bir para var. Halim zaten buna ihtiyaç duyacak birinin hali değil.

Ama bir yandan da…

Adam iyi niyetliydi be!…

—-
Diğer Bazı Yazılar:

Yeni, yine, ilkler
Taksim’de bir ben
Engelli, hamile gazeteci vs ben
Tekerlekli sandalye aküleri
Engelliysen oy kullanma

Ağustos 01 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Engelliyim
Yorumlar 2 Yorum

Bir yapının kolonları gibidir Virgül

Birileriyle biraz uzunca, çok da geyik olmayan sohbetlere girince çoğunlukla konuştuğumuz şeyler aslında yazmaya da değer oluyor. Dün akşam da bunun gibi, Nihan Bora ile internet üzerinden biraz sohbet ederken adı geçti Virgül’ün. Nihan’la ortak cümlemiz “Virgül en sevdiğim noktalama işaretidir” oldu. Aksi de çok mümkün değil herhalde yazan ya da yaşayan biri için.

Bir kere kurabildiğim hemen her uzun cümlede Virgül’ün payı büyüktür. Tıpkı bir binanın kolonları gibi, upuzun bir cümleyi yıkılmadan ayakta tutuyor. Ancak cümle içinde bir yıkıma sebep olmamak için, virgülün de nereye konacağını aynı o kolon gibi doğru hesaplamak gerekiyor. Virgül konduğu yeri destekler, güçlendirir. Virgül bir dizi şeyi birbirinden ayırmayı, gruplamayı kolaylaştırır ancak aynı cümlenin hiçbir öğesini de birbirinden ayrı tutmaz. Virgül kendi için değil, cümle için vardır.

Nokta öyle değildir mesela, son sözü o söyler. “Burada bitti” der. Egemendir fakat hakim değildir. Ünlem, Nokta’dan daha da gaddar olur çoğunlukla. Soru işareti de okurdan yardım ister, cevap bekler. Cevabı verilmemiş bir soru cümlesi hiçbir zaman bitmiş bir cümle olamaz oysa. Ya da ne bileyim, Üç Nokta var. O her şeyi bilen, son sözü söyleyen noktaların üç tanesi bir araya gelir, Virgül olmak bir yana dursun, Nokta olmayı bile başaramazlar. Bölünmüşlerdir, ayrılmış, dağılmışlardır. Hangisinin son sözü söyleyen olacağına karar veremezler ve hiçbiri de ağırlığını ortaya koyamaz. Sonunda da cümleyi okuyucuya tamamlatırlar. Okuyucu ise şaşkındır, düşünür, ne diyeceğini bilemez. Her birinin sonu başka olur, bazen sonu hiç olmaz.

Sonra Virgül, herkesin bir nefes almasına fırsat tanır. Kolay değildir koskoca cümleyi bir seferde okumak, yazmak ve yaşamak. Ben yazamazdım Virgül’ler olmasaydı kısa cümlelerle. Ben yazmadım diye değil, Virgül’ler yok diye okuyamazdın sen de. Hiçbirimiz de yaşayamazdık olmasalardı.

Uzun cümlelerden oluşuyor hayat paragrafımız. Kimimizinki koca bir sayfa, kimimizinki sadece kendi, paragraf… Bazılarımız da kitap dolduruyor. Her Nokta’dan sonra ağlıyoruz, “Bitti” diye. Soru İşaret’lerimiz da, Üç Nokta’larmız da aynı aslında. Cevap veremiyoruz, düşünemiyoruz, bazen anlamıyoruz, bazense anlatamıyoruz. Ancak her zaman, bir Nokta’dan, Üç Nokta’dan, Ünlem’den bir diğerine yaşarken koyduğumuz her Virgül bize nefes alma fırsatı verir, güçlendirir. Yeri gelir, Üç Nokta’dan çok düşündürür ama sonuçlandırır.

Bir yapının kolonları gibidir ama Virgül. Doğru yere konmazsa, doğru şeyi desteklemez. Bazense yıkıma sebep olur…

Temmuz 28 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 1 Yorum
Etiketler

Engelli asansörü kalabalığına çözüm

Metroda,  engelli asansöründe olan saygısızlığı görmek için tecrübe etmeye gerek yok aslında. İlgisiz pek çok kişinin de asansörün gençlerce gereksiz olarak işgal edilmesine tepkisini gördüm. Buna rağmen değişen hiçbir şey yok. Engelli Hamile Gazeteci başlıklı yazımda olduğu gibi tartışmalarımı pek çok kez dile getirdim. Neredeyse hiçbir zaman bana yol veren olmadığı gibi “çekil yolumdan” gibi saçma tepkilerle de karşılaştım.

Hemen her seferinde nazikçe uyardım insanları. Çokça tartıştık. Bir çok kez de küfür ettim ancak onların bildiği cinsellik içerek küfürler olmadığından, hiçbiri farketmedi. Kimi zamanda “Sonrakine binerim” dedim. Kimse yol vermeyince de gerçekten bir sonraki seferde bindim. Ancak hiçbir zaman gerçekten kabalaşmadım, haddimi aşacak kadar saygısızlık etmedim. Sonuçsuz…

Bugün Taksim metrosunda asansöre doğru giderken (yolun ilerisinde sağa dönmek gerek) benden evvel bir grup (7-8 kişi) gencin asansöre gittiğini gördüm. Hemen yetişmek için aracımın hızını arttırdım. Ani bir hareketle, biraz da kayarak sağa döndüm. Durmadım. Kaba bir şekilde “HUUUOOOOĞĞPPPP” diye bağırdım ve tam birine çarpma noktasında durdum. Sesime irkilen tam önümdeki herif kucağıma oturmaktan son anda kurtuldu. Ardından da olay yerinden uzaklaştı. “Pardon abi”, “buyur burası senin” sesleri yükselirken, saniyeler içinde sadece iki kişi kaldı. Biri, az önce binilen asansörü durdurmak için kapıyı tekmeledi (geç kalmıştı) ve yolu bana bıraktı. Süreç boyunca gülmemek için dudağımı ısırdım…

Temmuz 11 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Engelliyim
Yorumlar 1 Yorum

Turkcell, Avea, Turkcell

Bilmem kaç yıllık Turkcell abonesiydim. (Hat benim adıma değil) Faturalarım çok yüksek gelmiyordu. Hatta pekçoğunuz için de makul, ödenebilir miktarlardı. Fakat karşılığında aldığım hizmet benim için yeterli değildi. Dolayısıyla da “pahalı”ydı.

15 lira karşılığında 60 dakika her yöne görüşmem ve 11 lira karşılığında 100 sms alıyordum. 60 dakika ve 100 sms hiçbir zaman bana yetmedi. Ne var ki hiçbir zaman 100 dakikayı da -bir keresi hariç- 150 sms’yi bulmadım. Bulmam da.

Paketimi 120 dakikaya çıkartmak istediğimde benden istenen bedel 32 liraydı. Bu da benim Avea’ya geçişimi onaylayan teklif oldu. Mevcut paketlerimi iptal ettirip, Avea’ya numara taşıma isteminde bulundum. Turkcell’de 60 dakika her yöne ve 100 sms paketlerine ek olarak paket aşım ücretleri ile birlikte 35-50 lira arası fatura ödüyordum. 35 lira çok değil ancak paketi aşan 2-3 dakika için 10 lira çok…

Avea’da ise 15 lira karşılığında her yöne 150 dakika görüşme paketi aldım. 12 Lira karşılığında 100 sms ve 8 lira karşılığında da 100 mb data paketi. Ödediğim bedel aynı kalırken konuşma sürem 2,5 katına çıktı. 50 sms fazlasını atabilir oldum. 100 mb internet ise işin bonusu oldu tabii ki.

Avea ile fiyat konusunda son derece uyumlu bir çift olsak da, aramızda şiddetli bir çekimsizlik de vuku oldu. Bir cümle içinde 24 anlık ses kesintisi ile anlaşılmayan titrek sözler, bulunduğum hiçbir yerde gül yüzünü bana göstermeyen 3G ve zaman zaman pisti pas geçen sms’ler bir huzur kaçırana dönüşmüştü.  Yine de katlanılmayacak kadar değildi.

Avea ile olan birlikteliğimin birinci ayını kutlamak için hazırlıklara başlamışken ex operatorüm Turkcell’den bir telefon aldım… Telefondaki temsilci, “yeniden beraber olursak” cümleleri kurdu bana. “Sana 150 dakika her yöne görüşmeyi ben de 15 liraya vereceğim. Üstelik 1 yıl boyunca da fazladan 120 dakika bedava” dedi. “Boş ver 120 dakikayı, fazladan 50 sms ver, sarıl boynuma” desem de hayvan terlemişti besbelli. “Düşünmem lazım, 2 gün sonra yine ara” dedim.

2 gün boyunca sadece su içerek yaşadım. Geceleri uyku uyumadım. Geceleri başka şeyler de uyumadım. Hatta gündüzleri de… 2 gün sonra tekrar aradığında sordum, “peki bu 150 dakika 15 lira yeni bir tarife mi? Daha geçen ay 120 dakika 32 liraydı. Herkes geçebiliyor mu?” O da yeni bir tarife olmadığını, herkesin geçebildiğini ve ek 120 dakikanın bana özel olduğunu söyledi.

Kesin kararımı verip, yeniden Turkcell’e döndüm. İşin rengi de bu esnada belli oldu. Beni geçirdikleri her yöne 150 dakika 15 lira olan tarife aslında sadece kamu çalışanları için olan KamuCell tarifesiymiş.  Başka bir operatörden Turkcell’e geçerken istemeleri halinde bu tarifeye geçebiliyorlarmış. Şu an ben bir KamuCell’liyim.

Turkcell hattım yeniden açıldığında bir sms aldım. “sana 12 ay boyunca 120 dakika bedava vereceğim. Ama bir yıl benden ayrılmayacağına söz vermeni istiyorum.” Önceli görüşmelerimde bu 120 dakikanın taahüt karşılığı olduğu hiçbir şekilde belirtilmemişti. Buna rağmen Turkcell’e bu sözü verdim. Hala ufaktan kucak dansı yapıyor olsak da Turkcell kalitesini öncekinden ucuza alabiliyorum.

Not: Bu yazıyı yazdığım tarihte sms paketleri 3 katına çıkartılmış durumda. Her yöne 300 sms 11 lira. Ayrıca 100 mb internet de 10 lira.

Sonuç: Önce Avea’ya geçip aynı fiyata +90 dakika, +50 sms ve 100 mb internet kârım oldu. Daha sonra Turkcell’e geçtim. Bu defa 1 lira fazlasına +120 dakika ve + 150 sms daha kazandım. Turkcell’e tekrar geçeli henüz bir hafta olmadığı için faturalar geldiğinde ne olur bilemiyorum. Ancak kağıt üzerinde oldukça kazançlıyım.

Temmuz 05 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 2 Yorum

Daha iyi görebilmek için

Bundan iki yıl kadar önceydi. “Bu defa da daha çok paraya muayene olayım” düşüncesiyle olacak,  rutin göz muayenem için Dünya Göz Hastanesi’ne gittim.

Pek çok cihazla göz göze, diz dize vakit geçirdikten sonra “oku bakayım” testi ve rapor için doktorun yanına geçtim. Sohbet sırasında lazer tedavisinden de söz edilince sordum, “nası olur ki?” Beni bu konu ile ilgilenen doktora yönlendirdi. “Bilmem kaçınca kattaki Falanca Bey’e git.”

Falanca Bey’e gittim. “Gözlerimin hali budur, olursa lazer tedavisi olmak istiyorum” dedim. Falanca Bey’den bana tedaviyi, uygun şartları, maliyeti vs. anlatmasını beklerken, bana hiç beklemediğim bir soru sordu direkt: “Neden gözlüklerden kurtulmak istiyorsun?”

O an soruya hiçbir yanıt veremedim. Hazırlıksız yakalanmıştım. Ancak eve gelip o yorgunluktan, göz damlasının hışmından kurtulunca kendi kendime sorunun en sağlıklı ve net bir şekilde vermem gereken yanıtını bulmuştum. “Ben mevcut gözlüklerimden kurtulmak istemiyorum. Sadece daha iyi görebilmek istiyorum.”

Zaman zaman hala benzer soru(n)larla karşılaşabiliyorum. Eğer kapını çaldıysam, sadece daha iyisini hedefliyor olabilirim. Bu, olağan şartlarda sana -ya da konu her neyse ona- ihtiyacım olduğu anlamına gelmez. Gözlükle de görebiliyorum.

Konu göz değil ama merak edenler varsa söyleyeyim; 18. yaşımda ilk ciddi göz muayenemde sol gözüm 9.5 miyoptu. Lazer ile de ancak %40 iyileşme sağlanabilirmiş ve bana tavsiye etmiyorlar.

Temmuz 01 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok
Etiketler , ,