Kategori Benden..

Sorgusal diş tedavisi

Başlık biraz enteresan oldu ama durumu da daha iyi ifade edecek bir cümle kuramadım. İşin aslı şu; oldukça ihmal ettiğim diş sağlığımı daha fazla riske atmamak için 2 hafta kadar önce dişçiye gittim. Öncelikli olarak ağrımaya başlamış iki dişimle ilgilenmemiz gerekiyordu. Önce biri için kanal tedavisi, diğeri içinse dolgu kararı çıktı. Bir iki dakika sonra dolgucu dişim kıskançlık gösterisi yapıp, “buna da kanal tedavisi” dedi.

Geçen sene Diş Sorunsalı başlığı ile yine bir kanal tedavisi hikayemden sözetmiştim. O yazıda henüz ilk gece yaşadığım sorundan bahsetmiştim. Devamında, muhakkak benim de ihmalkarlığımla ama bir o kadar da incelen dişe hekimin kaplama yapmaması üzerine dişimi tamamen kaybetme noktasına geldim. Yakın zamanda çekilecek o diş…

Konu bu değildi tabii.   Hal böyle olunca, daha çok ilgili ve özenli çalışacak, hijyen açısından da daha temiz bir dişçi bulmaya karar verdim. Başarılı da olduğumu sanıyorum onu bulmakta. İki dişin kanal tedavisinde ilk seans bir saatten uzun sürdü. İkinci seans ise yarım saatten biraz fazla. Bu süreler tabii bir yandan da ağzımı açık tuttuğum süreye eşit. Sorun da bu noktada başlıyor.

Hekimin iki eli de ağzımda. Bir elinde aynası, bir elinde dişe işlem yaptığı cihaz. Bir köşede de tükürük emici… Kimi zaman dudağımla dişim arasında kalınca bir pamuk parçası. Tedavinin bir kısmında ise hiçbir işlem yapılmasa dahi ağzımı kapatmamam gerekiyor. Ben tam da bu şartlar altındayken hekim sürekli bir şeyler soruyor. “Acıyor mu?” gibi tedaviye yön verebilecek sorulardan arta kalanların hepsi “ıvır zıvır” niteliğinde, ancak boş bir geyik halinde diyalog malzemesi olacak türden. Soruların hiçbirine bu halde cevap vermem mümkün değil. O da biliyor olacak ki “bunları aklında tut, sonra cevaplarsın” diyor. Yine de cevapsız bırakıyorum.

Bir ihtimal beni rahatlatmaya çalışıyor. Ancak acım yok, hiçbir şeyden şikayet etmiyorum ve rahat çalışması için uğraşıyorum. Öyle ki, o sıkılıp “yorulmuşsundur, dinlen biraz” deyip kısa süre duruyor. Böyle bir rahatlama çabasına ihtiyaç yok. Diğer bir ihtimalse tek amacı üzerimde kurduğu geçici iktidarı kullanarak benimle dalga geçmek. İçinden “hahah nasıl da esir aldım, cevap da veremiyorsun…” deyip gülüyor olmalı.

Neden böyle bir sorguya maruz kalıp sinirimin bozulduğunu anlamıyorum. Sadece iyi bir tedavi süreci geçtiği için mutluyum…

Ekim 26 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok

Digital Age dergisinde, Dijilay Abla köşesindeyim

Digital Age dergisinin sevilen yazarı Dijilay Abla, köşesinde blog tanıtımlarına da yer vermeye başladı. Dijital dünyanın dertli bünyelerine pratik çözümleriyle derman olan, teknoloji dünyasının en bilge ablası Dijilay Abla Ekim sayısında da benim blogumdan sözetmiş. Hiç haberim yokken bu sürprizle karşılaşmak oldukça da mutluluk verici. Teşekkürler…

(fotoğrafa tıklayarak daha büyükçe de görebilirsiniz.)
Ekim 04 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok

Meraba blog

Buraya sadece bir günümün özetini de yazsam, saçma bir anı da paylaşsam veya karşılaştığım sorunların çözümününden bahsedip, kendimce olan biteni de yorumlasam okur kişiyi unutmamaya ve ona hitap etmeye özen gösterdim. Bugün ise muhattabım daha çok blogun kendisi olacak. Ya da ben yine ortaya anlatayım, blog üzerine alınsın. Hoş, alınacak ne varsa?..

Blogumda en azından haftada 2 yazı yazma çabam var. Bazen bu sayı artıyor, bazen de daha seyrek yazıyorum. Kimi zamansa şu dönem olduğu gibi döngü başa sarıyor ve ayda bir yazı dahi yazmış olmuyorum. Garip… Bloguma karşı bir tür suçluluk duygusu hissediyorum. Paylaşmamız gereken çok şey var. Bloguma karşı bir sorumluluğum, yazmaya ise bir tutkum var. Yine de bunların yetmediği zamanlar oluyor.

Bu yazıyı da “belki bir başlangıç olur” düşüncesi ile yazıp bloguma iç açıyorum. Döngü dedim ya; öyle bir şey ki bu, -daha önce de bahsetmişimdir ve bahsedeceğimdir- yazacak hiçbir şeyim kalmamış veya yazacak hiçbir şey yaşamıyormuşum gibi hissediyorum. Ne anlatacağımı bilemiyorum. Anlatmaya kalksam, nasıl olacağını da.

Böyle oldu mu başka şeylerden bahsetmek de keyif vermiyor. Ne yazsam eksik, anlamsız, tatsız, tutsuz görünüyor gözüme. Bırakıyorum, olmuyor… İşte böyle olunca, yaşamayınca ya da öyle olduğunu düşününce, düşünce, düşe kalka… Yazamıyorum. Gariptir, yazmayınca da yaşamıyorum. Yaşabilemiyorum, yaş bilemiyorum, bilemeyince de köreliyorum, kör eliyorum.. Kör elenir, bademin gözü olur; ben yine de yazamıyorum…

içses: evet, iyi başladım be!
Ekim 01 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar Yorum Yok

Anayasa referandumunu oyladım

Birkaç gün daha dayansam bir ay olacaktı bloguma yazı yazmadığım süre. Oluyor bazı zamanlar böyle, yazacaklarım bitiyor ya da anlatacak sözcükleri seçmekte güçlük çekiyorum. Bu yüzden belki biraz sessiz kalmak da güzel.

Bugün sessizliğimi bozan şey ise yeni Anayasa için referandumda oy kullanmam oldu. Süreç boyunca hayır oyu vereceğimi gizlemedim. Beni tanıyanlar için de oyumu tahmin etmek güç değildi. Buna rağmen hiçbir evet-hayır tartışmasında yer almamaya özen gösterdim. Oyum “hayır”dı ancak hiçbir zaman “hayırcı” olmadım ve kimseye “evetçi” demedim. Çünkü bu yeni bir bölünmenin de başlangıcıdır.

Açıkçası kimin ne oy kullandığı ile de ilgilenmiyorum. Kimseyi de verdiği oydan dolayı yargılayamam. Bu noktada tek endişem bilerek oy vermiş olması. Hayır kararını vermeden evvel yeni Anayasa taslağını, karşılaştırmaları okudum. Zaman ilerledikçe her iki cephede hukukçuların görüşlerini de takip ettim; “neden evet” ve “neden hayır” kitapçıklarına gözattım. Tabii ki tüm bunları kendi siyasi görüşüm, hukuk anlayışım, devlete bakışımla da bir araya getirdim ve kararımı verdim.

Fakat kararınızı etkileyen “tuttuğunuz” siyasi parti, başbakanın televizyonlarda boy göstermesi, etrafta gördüğünüz billboard’lar, gazete ilanları, iftar yemekleri ya da Sezen Aksu veya Fazıl Say’ın açıkladığı oyları ise ters giden bir şeyler vardır. Çok tartışma, çok açıklama, çok magazin gördüm. Ancak pek azında bağımsızca maddelerin değerlendirildiğine şahit oldum. Hatta hiç kimsenin tarafsızca maddeleri değerlendirip, “bakın bu maddenin anlamı bu. Böyle istiyorsan evet,  istemiyorsan hayır demelisin” dediğini görmedim.

Benim öncelikli hayır deme sebebim, o çok tartışılan iki madde idi. “Beni yargılayacak adamı ben seçerim” cümlesi ile özetlediğim Anayasa değişikliğini kabul edemiyorum. Özellikle bir yandan Cumhurbaşkanlığı “seçmeleri”, bir yandan genel seçimler yaklaşırken. Bir yandan da Başbakan 13 Eylül hazırlaklarına başlayacakları yeni Anayasa’dan ya da istedikleri başkanlık sisteminden sözederken.

Anayasa’lar halkın bir takım hak ve özgürlüklerini oluşturmak ve korumak için vardır. Liderlerin hak ve özgürlüklerini kendi kendilerine arttırmaları için değil.

Bunlarla birlikte bu Anayasa pakedinde,

– Kadınlar için bir değişiklik yoktu.
– Eşcinseller için bir değişiklik yoktu.
– Engelliler için bir değişiklik yoktu.
– İşçiler için bir değişiklik yoktu.
– Emekliler için bir değişiklik yoktu.
– Memurlar için bir değişiklik yoktu.
– Çocuklar için bir değişiklik yoktu.

İşte tüm bu eksiklerle, olmamış bir Anayasa olduğu için bile hayır oyu vermeyi tercih ettim. Evet, yukarıdaki maddelerin bazıları için ufak değişiklikleri görmedim değil. Ancak tartışılan iki maddenin değişikliği tüm ülke yönetimini değiştirebilecekken, listelediğim konularda -sadece bazıları-  yapılan değişiklikler neredeyse evet de dense hayır da dense hiçbir şeyi değiştirmeyecek düzeydedir.

Üstelik bu değişiklikler hazırlanırken listelediğim grupların hiçbirinin fikri ve önerileri -STK’lar vasıtası ile- (2 günlük süre hariç) alınmamıştır. Bu Anayasa iktidarın kendi takdiridir. Takdiri ilahi midir, bilmiyorum?..

Yukarıda maddelediklerim arasında engelliler vardı. Ben de onlardan biriyim. Geçen yerel seçimlerde ilk kez ve zor şartlar altında oy kullanıp, Engelliysen oy kullanma başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu referandum oylaması da farklı geçmedi.

Önce polisler “yukarı çıkarırız” dedi, sonra yan çizdi. Sonrasında annem yukarı çıkıp durumu izah ettiğinde, “o zaman oy kullanmasın” yanıtını almış. Bir görevli aşağı indi, “aslında bunlar için aşağıyı yapmalıydık” dedi. Dedi ama yine sonuç yok… Annem yukarıdayken, arkamdaki iki kişi de dalga geçiyordu, “sandığı aşağı indirelim, bohoaoha..  olur mu lan öyle şey? hahah” Tepki göstermedim. Derken Yunus’lardan biri yanımıza geldi. “Biz çıkarırız” dedi. Diğer polis memurlarını da iteledi ve oyumu yerinde kullanabildim. Ha, bugün o okuldan hiçbir şekilde oyumu kullanmadan zaten çıkmayacaktım. Ancak bu şekilde halletmek daha kolay oldu.

İşte, engelli olduğum için “vatandaş” olarak görevimi yerine getirmeme izin vermeyen zihniyet için de hayır dedim…

Eylül 12 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 2 Yorum

Şişhane metrosu asansör çıkışı

Dün vaktimin bir kısmını Taksim‘de geçirdim. Hem birkaç yeni yüzle tanışacaktım, hem de hayatıma küçük, yeni bir deneyim katacaktım. Bu nedenle sabah saatlerinde arkadaşım Berna ile Cevahir’de buluşup, hızlı bir kahvaltı süreci geçirdik ve yola koyulduk.

Taksim’de, Tünel taraflarında olmam gerekiyordu. Bu nedenle en ideal ulaşım biçimi Şişhane metrosudur. Taksim-Şişhane metrosu pek hızlı olmasa da yazın sıcaktan, kışın soğuktan ve her daim İstiklâl kalabalığından koruyarak Tünel’e ulaştırıyor. Benim için tekerlekli sandalyemin akülerini de koruyarak bonus puanları da toplamayı başarıyor aslında.

Şişhane istasyonunda indirdiğimizde, hemen hemen indiğimiz kapının karşısında kalan asansöre binip yukarı çıktık. Gişelerden geçip ikinci asandöre doğru yol aldık. Ancak her şey bir tuhaf görünüyor bana. Geçtiğimiz yerler tamamen yabancı. Oysa defalarca kullandım buraları. İkinci asansörde kapı açıldığında ise, “burası değil” dedim. Yanlış yerdeydik…

Şişhane metrosunun en güzel özelliği görme engelliler için değnekle kullanabilecekleri ve doğrudan asansörlere ulaştıran yollar döşeli olması. Ben de ikinci bir asansör olduğunu bilmeden bu yolları takip ediyordum. Bir kat aşağı dönüp görevliye sorduğumuzda, “diğer tarafta” cevabını aldık. Katta başka asansör olmayınca peron katına da yeniden indik.

Peron katında, koridorun diğer ucunda bir başka asansör daha vardı, İstiklâl caddesi  yönüne çıkan. Bu asansörü kullanarak yeniden bir üst kata çıktık ve bu defa bambaşka bir yerdeydik. Etraf daha tanıdık, doğru yolda olmalıyız. Hemen sıradaki asansöre bindik. Bu asansörün diğerlerinden farkı diğerleri gibi iki değil, üç kat arasında hareket ediyor olmasıydı. Biz ara katı es geçip, doğrudan cadde katına çıktık.

Uzun uğraşlar sonucu ikinci kez açık hava görüyoruk. Ancak yine yanlış yerdeyiz! Bu defa dışarıda biraz dolandık, birine İstiklâl’e nasıl çıkacağımızı sorduk. Hem yol tekerlekli sandalye ile gözümü kesmedi hem de başka bir çıkış olduğundan emindim. Değiştirmediler ya?

Berna’ya da ısrarcı davranıp, aynı asansörle bu kez ara kat’a indik. Bu defa her şey çok daha tanıdıktı.  Bildiğim yollar, duvarlar… Yine görme engelliler için hazırlanmış yolu bu kez kendimden emin bir şekilde takip ederek son asansöre de ulaşmış olduk. Yine sadece iki kat arasında çalışan bu asansör, cadde katına çıkıyordu. Hiç düşünmeden bindik. Sonunda Tünel durağının hemen yanı başından, İstiklâl’e kıvrılan o harika meydana çıkmış olduk…

Aslında rahatsız edici gibi görünse de Şişhane gibi avuçiçi kadar ancak engebeleri olan bir alana çıkan 3 (içeridekilerle birlikte 5) farklı asansör olması oldukça güzel. Hele Mecidiyeköy gibi bir merkez için yıllarca beklemişken. Ancak en azından birkaç yönlendirici tabela asın da nereye çıkacağımızı bilelim be İstanbul-Ulaşım A.Ş.

Ağustos 19 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Engelliyim
Yorumlar Yorum Yok

İşini iyi yapan adam

Hep Sosyal Medya‘da olup bitenlerden bahsediyorum, çoğu zaman da insanların işlerini eksik yaptığını düşünüyorum. Mac Challenge maceram da aslında işini eksip yapıp, beni eksik bilgilendirilmeleriyle ilgilidir. Bugün sosyal medya kavramının dışına çıkıp, gözlerimin önünde yaşanan bir iş tecrübesini ve beğenimi ertelenmiş olarak paylaşacağım. Ertelenmiş, çünkü 5 ay önce yaşanmış, yazmak için plan yapılmış ama hep bir şekilde ötelenmiş bir “işini iyi yapan adam” hikayesi.

Bundan 5 ay kadar önce yeni bir eve taşındık. Yeni evde yaşadığım en büyük zorluklardan biri, çelik kapının tokmağını indirecek kadar bile gücüm olmamasıydı. Bu da evde yalnız olduğum zamanlarda kapıyı kimseye açamayacağım anlamına geliyordu. Aynı hafta yengemle konuşurken, onların şirkette kullandıkları kumandalı kapı açma sisteminden bahsetti. Kısa bir süre sonra da bu işi yapmak üzere bir “usta” geldi. (resim temsilidir, aslını bulamadım)

Adını bilmiyorum, yanlış bilmiyorsam Kale Kilit’den geliyor. Güler yüzlü biri, nazik konuşuyor. Ağır hareketlerle montunu çıkartıp portmantoya astı. Malzemelerini çıkardı, dikkatle kapıyı inceledi biraz ve çalışmaya başladı. Annem “çok gürültü çıkar mı? daha uyuyordur apartmandakiler” dedi. Adam, “zaten onu düşünerek biraz geç geldim” dedi 10.30’da.

Süreci uzun uzun anlatmayacağım aslında. Yanında demir kesmek için bir araç, tornavida ve matkap olarak kullanabileceği bir başka araç daha vardı. Bunlar için, işini yaparken ihtiyaç duymayacağı kadar da uç taşıyordu yanında. Bu araçlarla kesti, biçti. Her aşamada özenliydi. Kestiği yeri belki gözleriyle milim milim ölçüyordu. Oysa ölçüsüz bir kesik bile belki yeterliydi.

Bir takım kablolar çekildi, ekler yapıldı. Bu kabloları kesmek, telleri çıkarmak için de gerekli araçlar yanındaydı. Kabloları ek yapmak için bir bant, duvara yapıştırmak için farklı bir bant yanında hazırdı. Kabloları duvara yapıştırırken bile duvarın canı yanmasın diye uğraşıyor gibiydi. Bir ara cep telefonu, montonun cebindeydi. Önce teslim olan bir suçlu gibi silahını (elindeki aracını) sakince yere bıraktı. Yine ağır hareketlerle, kalkıp telefonunu aldı ve kısık sesle, lafı uzatmadan konuştu. İşi bittiğinde ise yakınlarına saçtığı bir avuç pisliği temizledi.

Ben birileri çalışırken başında durmayı sevmem. Ben çalışırken de birilerinin başımda durmasını. Fakat o çalışırken işini gerçekten hayranlıkla ve dikkatle izledim.

Eğer bir işe kalkışıyorsanız, kesinlikle tüm malzemelerinizi fazlasıyla yanınızda taşımanız gerekmekte. Sakin hareket etmek, güleryüzlü olmak da önemli bir detay. Gürültülü bir iş yaparken, her zaman komşuları rahatsız etme ihtimaliniz var. Bu yüzden çalıştığınız yerle birlikte komşuları uyarmaya dikkat etmeli. Son olarak da işiniz bittiğinde kalan pislikleri temizleyin.

Ağustos 06 / 2010
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Yorumsal
Yorumlar 4 Yorum