Şu Yazıda iki blogdan bahsettim ama, öncesinde kaptırıp gitmiş ve bir kaç paragraf yazmışım. Yazmaya başlarken amacım o sitelerden bahsetmekti ama muhtemelen o kadar cümleyi okuyacak çok kişi yoktur. Hemen o iki blog’u linkleyeyim:
Yarım Bırakıyorum..
Aslında önce giriş için güzel bir kaç cümle sıralamak lazım ama, böyle bir konuya da nasıl gireceğimi bilemedim. Bu yüzden direkt olarak mevzuya dalacağım. Mesela son bir kaç aydır okuduğum iki kitap var. Birini okumaya başlıyorum, yarım bırakıyorum. Diğerine başlıyorum. Sonra ilk kitaba dönünce unutmuş oluyorum. Yeniden başlayıp bırakıyorum. Bilmiyorum bu iki kitap bitecek mi? İşin garibi ise her iki kitabı da gerçekten beğendim. Yani tamamını okumadığım halde beni saran bir şeyler oldu. Ama nafile.. Kitaplar da şunlar: Olasılıksız, Verona Toprağı..
Resme merak saldım mesela.. Düz çizgi çizmeyi beceremeyen adamım ben. Teknik olarak oldukça hatalı da olsa, çok acayip şeyler çizdim. Beğenmedim ama beğendirdim de hani. Nasıl bir heves ya, öğrenmeliyim bu işi.. Kitap falan da aldım. Okumadım. Bırak onu, çizemiyorum ya hiçbir şey. Yarım yarım bıraktığım bir kaç karalamam oldu anca…
Mızıka aldım bir de kendime. Çok meraklıyım aslında müziğe. Tüm tekniğiyle hani. Popüler kültür hikaye de.. Mızıkayı iki üfledim, bıraktım. Nasıl bi hayvanım ben ya. Hayır, gücendi de resmen alet.. Nasıl bakıyor bilemezsiniz..
En son da işte bu siteyi açtım. Zaten HBS‘de yazamıyordum. O duygusal potansiyelim tükenmiş. Bari daha kişisel bir şeyler yapayım dedim. Tam günlük gibi. Biraz da deli saçması. Hem de not defterim olur dedim. Fakat yazmıyorum işte. Oysa anlatacaklarım da yok değil. Fakat sürekli yeni bloglar tanıtıyorum burada..
Aslında hayırlı bir işe de vesile oldum sanki. Başkalarını da blog yazarlığına özendirdim.
Bakın mesela benim için özel bir dost olan Pingo, SanalCafe’de paylaştığı “yazmak istedim” serisini kendi sitesinde sürdürüyor. Gerçi o özenmediğini savunuyor ama pek de önemi yok. Cillop gibi yazıyor işte adam www.yazmakistedim.com ‘da.
Bir de durmadan beni dinleyen, çok şeyimi paylaştığım süper ablam blog açtı. O işte tamamen özendi:P Her neyse, onun da sitesi şöyle: www.bloglandim.com
Sevgiyle kalın efendim..
Türkiye’de Televizyonculuk
Zaman kavramım sorunlu olduğu için net süre veremeyeceğim ama yaklaşık 5-6 yıl süreyle neredeyse hiç televizyon izlemedim. Zaman zaman belgesel kanalları, bir de Okan Bayülgen. Onlara dahi çok da vakit ayırdığım söylenemez. Hal böyle olunca televizyonda olup bitenlerden bir haberdim.
Magazin gündeminden, gündüz kuşağındaki kadın programlarından kaçamadım. Sokakta, internette, gazetelerde… Her yerde gözüme gözüme sokuldu. Ben kaçtıkça onlar peşimden gelip kabusum oldular.. Ne var ki benim bahsediceklerim bunlar değil aslında…
Son zamanlarda akşam vakitleri ailemle zaman geçiriyorum biraz. Tam da dizi saatlerine denk geliyor. Bakıyorum biraz haliyle. Ne kadar özensiziz bu konuda. Geçen gün mesela hangisi olduğunu bilmediğim bir dizide oldu şunlar: Adamın biri, başka “adamın biri”lerden kaçıyor. Hafif ormanlık bir alan. Kaçan adam max. 30 derecelik açıda, 10 metre bi tepede tökezliyor. Aşağı kadar da yuvarlana yuvarlana ilerliyor. Şiddetli bir düşüş değil. Yaralanmaz bile insan. Neyse, sahne değişiyor. Ardından da tekrar bu “adamın biri”ne dönüyor. Yerde boylu boyunca yatıyor, baygın. Normalde düşmesi gereken yerden biraz öteye uçmuş. Üzerine bir sonbahar boyunca dökülen yaprakların tümü yığılmış. Bir kaç da dal parçası. Resmen toprağa gömülmüş.. Nasıl oldu anlamadım..
Beni asıl rahatsız eden şeyse; özel bölümler. Her bölümden önce, bir önceki bölüm için özel bölüm yayınlanıyor. Bölümün tam 30 dakikalık özeti. (Amerika’da dizilerin bir bölümü 40-45 dk arasında değişiyor.) Özel bölüm yetmiyormuş gibi, 5-10 dakika da “özet” veriyorlar. Çıldırıyorum. (yine Amerika’da özetler 2 dakikayı geçmiyor.) Ayrıca tüm bunların aralarında 8-9 dakika da reklam veriyorlar. (6dk rtük’ün izin verdiği reklam süresi + tanıtıcı reklam + dizi trailer’leri)
İşte böyleyken böyle.. Derken toparlayıp yazıya bir final yazamadım. Eğer öncesini okuduysanız, final için de bu cümlelerle idare edin. Öpüyorum sizi..
İki Blog, Bir Başlangıç..
Bir süredir yazmıyorum. Bilmiyorum kim takip ediyor, kim farkında bunun. Ama bahsetmek istediklerim olmasına rağmen yazmak istemiyordum. Bu yazıda bahsedecğeğim iki blog da yeni bir başlngıça vesile olacak sanıyorum. Hoş, bu duraksama ve başlangıçlar hiç bitmeyecektir ya..
Efenim ilk blogumuz yeni değil aslında. PHP konusunda bana hocalık eden arkadaşım victorious (Muzaffer Akyıl) blogunu 3 hafta kadar kapalı tuttuktan sonra, yeni domaini işe sürprizini yaptı.. Muzafferin yeni adresi de şöyle: http://muzaffer.akyil.net/
İkinci blogumuz ise yeni sayılır. SanalCafe‘nin biricik böcüğü Osman Seven uzun bir aradan sonra yeniden bir blog sitesi açmış.. Osman’ın blogu da şu adreste: http://blog.osmanseven.com/
Can Sıkıntısı, Pazar Günü
Can sıkıntısı için Pazar’dan daha muktebil* bir gün olamaz zannediyorum. Eğer planlı bir şeylerim yoksa, yapacak hiçbir şey de bulamıyorum. Tüm gün ölü geçiyor. Bu yüzdendir ki Pazar günlerinin yayından kaldırılmasını, yerine bir Cumartesi Gecesi konmasını talep ediyorum. Böylece Pazar günleri eğlenceli bir gün olacak ve can sıkıntısından eser kalmayacak. Ayrıca her ne kadar sendrom günü (pazartesi sendromu) olsa da Yaşasın Pazartesi!
* Her ne kadar muktedir sözcüğünü anımsatsa da tamamen uydurma bir sözcüktür.
Yazımı da uygun bir resimlle süsllemek için Google Images‘de Sundey Boredom (pazar can sıkıntısı) aradım.. Fakat sonuç sayfasında 3. görsel gir gayin dolgun külodunu kapsayan bir fotoğraf olunca bunu sürdürmek istemedim ve yazıyı resimsiz bıraktım.
Engellilere Eğitim.. Uhm?
Yazının başında belirteyim öncelikle; ben de fiziksel engelliyim. Mevzu da bununla ilgili. Ev telefonu çaldı az evvel. Annem açtı ve benimle görüşmek istemişler. “Yağmur Çocuklarından” da demişler. Telefonu alıp en meraklı ses tonumla “aloo?” dedim. “Siz misiniz?” dedi kadın. Kimi kastettiğinden emin olamadım tabi. “Kim miyim?” demek de vardı orda. Yine de benmişim gibi davranım “evet” dedim. Artık ben nasıl ben olmayacaksam?..
Önce eğitim alıp almadığımı sordu.. Daha sonra eğitim almayı isteyip istemediğimi sordu. Eğitim sistemindeki hoşnutsuzluklarımdan ve bireysel eğitimciliğimden bahsetmeden “Çalışıyorum, vaktim yok” bahanesiyle geçiştirdim. (bu arada eğitimler ayda 6 kez, 45’er dakikaymış. İçeriğini söylemedi)
Biraz duraklayıp, “Pardon, sizin engeliniz ne?” dedi. Cevapladım: “Yürüyemiyorum?..”
Tekrar sordu: “Bedensel yani?”
“Evet?” dememin ardından 40-50 saniye hiç ses çıkarmadı. Ancak benim “Yani?” dememden sonra cevap geldi: “O zaman ben bir kurumla konuşayım, ona göre size geri dönerim.” Gerek olmadığını söyleyip, teşekkür ettim..
Şimdi..
Görüşmeden belli ki bunlar zihinsel engellilere eğitim veriyor. Ve hatta benim telefonda düzgünce konuşabilmemi beklemiyordu. Peki neden benimlle konuşmak istedi? Talep eden ben değilim, sizle iletişimim yok ve telefon numaramı bulmuşsunuz. Nazikçe de reddetmişim. Neden isteyen benmişim gibi birileriyle konuşup bana geri dönüyorsun? Engelli olduğumu öğrenip, ev telefonumu bulmuşsun. Aradığın gibi bir engelli olmadığımı neden öğrenemedin? vs. vs..
Yok, yazıyorum bu kadar çünkü iyi niyetli düşünemiyorum. Altında bir şey arıyorum bu hadisenin.. Yoksa oldukça güzel bir atraksyon.