8 Ara 2011
Gazeteciler ve blog yazarları arasında sanal bir polemik yaratıldığı dönem Gazeteci vs Blog Yazarı başlıklı bir yazı yazıp fikirlerimi paylaşmıştım. Şimdi böyle bir gündem yok zannediyorum. Dün gece blog yazarlığından kitap yazarlığına geçen PuCCa [1] [2], Muhabbet Kralı’na konuktu. Okan Bayülgen sordu: “blog yazarı ve yazar arasında ne fark vardır?” Tonlaması bana “fark yoktur” cevabını da veriyor gibi hissettirdi bana. Ancak soru “fark var mı?” olursa, “vardır” veya “yoktur demek de çeşitli şartlara göre değişmekte ya da zorlaşmaktadır. (görsel burdan)
Kitaplar edebi eserlerin yanında eğitim, biyografi, kişisel gelişim vb. kategorilere ayrıldığı gibi bloglar da daha spesifik kategorilere ayrılabiliyor. Örneğin teknoloji, fotoğraf, moda gibi. Kitaplarda da bu kategorizasyon olabilse de, bir fotoğraf kitabı ekseriyetle ya bir sergidir ya da bir eğitim kitabı. Ancak bir fotoğraf blogunda farklı içeriklerin biraradalığı sık görülür. Niş yayın yapan bloglar daha çok her bir içeriğini hazır olduğunda -yani yeni sayıyı beklemeden- gördüğümüz aylık dergiler gibidir. Bu yazımda, bu tanımlamalardaki kitap ve bloglardan bahsetmeyeceğim.
Yaşam blogları (kişisel bloglar) ise bu yazının temel ögesidir. Kitap ve blog yazarı kıyaslamasında ana unsurun edebiyat gücü ve içerik niteliği olduğunu gözlemliyorum. Ben bir kıyaslama yapılması gerektiğini zaten düşünmüyorum. İşin esası basit: Düşünen, düşündüğünü aktaran ve en önemlisi yazan her insan değerlidir. Yazmak, konuşmaktan ve bazen susmaktan daha güçlü olan iletişim biçimidir. Üstelik yazarken, konuşurken gözardı ettiğimiz ifade eksikliklerini öyle dikkat etmeliyiz ki; yazarak konuşmadaki ifade biçimimizi de kuvvetlendiririz.
Bu yazının devamını oku »
5 Ara 2011
Gerçek manasıyla olmasa da şiddeti her gün artan bunalımlı bir ay geçirdim. Sıkıcı bir bayram tatilinin ardından 3 haftalık haftasonlarını da kapsayan bir çalışma maratonuyla havaların pek güzel olmaması bir araya gelince, bir aylık bir süreyi evden dışarı adım atmadan geçirdim. Çalışma tempom yoğun yaşanmış olsa da işim oturup kod yazmak olunca yorgunluğum da ağırlı olarak mental oluyor. Artık fiziken yorulmam, zihnen boşalmam ve ardından güzel de bir dinlenmem gerekiyordu. Haftasonu tam olarak bunlar oldu.
3-10 Aralık Dünya Rakı Haftası ve aynı zamanda Engelliler haftası. Yani benim için çifte bir kutlama bahanesi vardı. Rakı haftası Türkiye ile birlikte 7 ülkede hafta boyunca kutlanıyor. Yeni Rakı’nın düzenlediği kutlamaların ilki Cumartesi gecesi Kumkapı’daydı. Ben ne gitmeyi planlamış ne de blog yazarı etkinliklerine katılmıştım. Ancak Cuma akşamı Zarakol Dijital’den gelen davete itiraz edemedim. Cumartesi rakı tadında bir akşam yaşadım. (elimde geceden fotoğraflar yok fakat sağdaki fotoğraf tüm rezilliğimin özetidir)
Hem bir süredir görmediğim insanlarla karşılaştım, hem bazılarından güzel haberler aldım hem de yeni yüzler gördüm, tanıştım o akşam. Vurulan kadehlerin eşlik ettiği davullu klarnetli bir müzikal çoşkudan, Yeni Rakı Orkestra’sının sokaktan geçişine; gece ilerledikçe artan çoşkuyla herkesin ayrı telden söylediği geceyi ben kısa bir uyku ile kapattım. Aşırmayı planladığım tef de orada kaldı. (:
Bu yazının devamını oku »
22 Kas 2011
Geçen yıl çıktığı gibi yazmıştım Küçük Aptalın Büyük Dünyası hakkında. Hem kitaptan sözettim, hem blog yazarlığından yazarlığa geçişten, hem de anonim kalma hakkından. Dizüstü Edebiyat serisinde yazan her yazar eleştirilmişti. İlk olduğu içindir belki, en çoğu PuCCa’ya geldi. Bu eleştiriler çoğunlukla edebiyata değildi. Yani “edebi olarak, olmamış bu kitap” demek yerine, kitabı okumayan insanlar “twitter ünlüsü”nün kitap yazmasından, anonim kalmasına kadar her şeyi eleştirdi.
Sıradan bir blog yazarlığından, popüler bir blog yazarlığına doğal bir süreçte geçti PuCCa. Twitter çıkınca, orada da tanınır oldu. Kitap fikri ortaya çıktığında zaten kimsenin ona eliyle vermediği bir popülerliği vardı. O popüler olduğu için de eleştirildi. Kitap, köşe yazarlığı, dergi vs. işlere rağmen anonimliğini korudu. Herhalde ulusal bir gazete ekinde gerçek adını kullanmadan yazan bir tek o vardır. (adı hala gizli)
Öyle ya da böyle kendi haklı sebepleri vardı kimliğini gizlemek için. Ancak kitapla birlikte fotoğrafını bulup yayınlamak için yarıştı insanlar. Yayınlayanlar da oldu. O kendini korumaya devam etti. Geçen yılki kitap fuarında imza günü düzenleyip, bir paravanın arkasından imzalamıştı kitapları. Bazıları öyle düşünse de bu gizlenme ticari bir strateji değildi.
PuCCa şimdi 2. kitabı Pucca Günlük ve Geri Kalan Şey‘i çıkarttı. Pazar günü de yine fuarda, imza günü vardı. Bu defa bir farkla, yüzünü gizlemedi. Açıkça kendini gösterdi. Geleneksel medyanın da yeterince ilgi odağı olmuşken, televizyonlarda boy göstermek gibi bir şansı vardı. O ise sadece imza gününde, gelenlere görünür oldu. Yani sadece kitabını imzalamak, seveniyle buluşmak, paravan zahmetine girmemek için oradaydı. Pek tabii herkes fotoğrafını çekti, paylaştı. Paylaşacaktı da zaten. Bunda bir şey yok. (ben yine de bloguma koymayacağım)
Olay bundan sonra başlıyor. Fotoğrafın ardından sözlükler, Twitter, Facebook ve sairde yapılan yorum sayısı abartısız, binlere yakındır. Çoğunluğun ortak söylemi ise bir çirkinlik söylemi olarak “g.tüme benziyor.” (bu aynı zamanda “benim popom çirkin” demek) İyi ama kızcağız kimseye güzel olmayı vaat etmedi ki. Güzel olmasını gerektirecek bir işi de yok. Oyuncu, manken, şarkıcı vs. değil. Sadece yazıyor.
Okuduğumuz yazarların, şairlerin kaçına bakıyoruz güzel mi, çirkin mi diye? Bir müzisyenin ensturmanından çıkan sesler midir esas olan yoksa kendi güzelliği midir? Peki siz güzel misiniz? Çirkin insan kötü müdür?
PuCCa bahane aslında…
İnsanları tipine, dinine, yaşına, sesine, tuttuğu takıma, siyasi görünüşüne, giydiği renge, yediği yemeğe, eğitimine, sevdiği kıza/herife, yaşadığı yere göre değerlendirmekten hiç vazgeçilecek mi?
20 Kas 2011
Aşağıda bir basın bildirisi yayınlıyor olacağım. Blogumda kendi elimden çıkmamış hiçbir metni yayınlamak adetim değildir. Hatta ilk kez böyle bir yazıyı blogumda paylaşıyorm. Zira Gündem: Çocuk olarak yayınlanan bildiri, Van – Erciş depremindeki tabloyu gözler önüne serip, 300.000 çocuğun hayatından sözediyor. Bugün 20 Kasım. Yani Çocuk Hakları Günü. Van’daki 300.000 çocuk da, çadırda soğuktan donarak ölme hakkını doya doya yaşıyor. Aşağıdaki basın bildirisini dikkatle okumanızı rica ediyorum. (yazının sonunda iletişim bilgileri de mevcuttur)
VAN-ERCİŞ BÖLGESİ’NDEKİ ÇOCUKLARIN YAŞAMINI KORUMAK İÇİN HERKESİ İVEDİLİKLE HAREKETE GEÇMEYE ÇAĞIRIYORUZ.
Van Erciş bölgesinde 23 Ekim’de meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremin yıkımının ardından kış koşulları da bölgede yaşamı zorlaştırmaya devam ediyor. 2309 binanın yıkıldığı, 11847 binanın ağır hasarlı, 17923 binanın orta hasarlı olduğu bölgede süregiden 5 ve üzeri büyüklükteki artçı depremler sebebiyle bölge halkı yaşamını dışarda, edinebiliyorlarsa çadırlarda yoksa derme çatma barakalarda geçirmeye çalışıyor. Bir milyonu geçen bölge nüfusuna rağmen devlet tarafından kurulan çadırkent, mevlana kent, konteryner kentlerde barınan nüfusun toplamı yirmi bini geçmiyor.
Bu yazının devamını oku »