1 Ağu 2010
Çeşitli yazılarımda bahsettim, tanıyanlar da okuyanlar da biliyor; ilk kez okuyanlar da şimdi öğrensinmiş olsun, ben bir fiziksel engelliyim, yürüyemiyorum. Bununla ilgili bazı güncel anılarımı, çeşitli faaliyetlerimizi, siyasi meseleleri vs. zaman zaman yazdım. Bu yazılardan birkaçına en aşağılarda link vereceğim. Şimdi ise bugünün anısından ve geçmişteki örneklerinden bahsedeceğim.
Bundan 10 yıl evvel bir başka engelliyi sokakta görmek aslında benim için de çok şaşırtıcıydı. Bir yandan bakıp izlemeye çalışır, bir yandan da ayıp olmasın diye kaçınırdım. Farkındalık kavramı bir yana, bir şekilde farklılşan insanların varlığı da bilinirlik dışıydı. Belki hala öyle.
İşte bu dönemlerde, yani bundan birkaç yıl evvel farklı günlerde, farklı yerlerde ve farklı insanlarla özünde aynı olan ve tekrar tekrar yaşanan iki anım vardır. Bunlardan biri, bu yazımın konusu olmayan meraklı bir “sen yürüyemiyor musun?” sorusudur.
Diğeri ise uzaktan beni gözüne kestiren kişinin, aramızdaki mesafe bir insan boyuna inince kucağıma bir miktar madeni para bırakmasıdır. Nadir zamanlarda da olsa daha hatrı sayılır, değeri büyük, banknot halinde para verenler de oldu. Bunların bir kısmı vicdani rahatlık için içten ama yalanken, bir kısmı da beni tamamen dilenci sanmalarından kaynaklıydı.
Alışkanlık kazanınca hazırda tutar olduğum iki tepki oluşturdum. Eğer yalnızsam, kesinlikle dilenci olmadığımı ve hiçbir sebeple bu parayı alamayacağımı anlatıyordum. Kimi zaman bir münakaşaya da girerek. Eğer ailemleysem de aptalı oynuyordum. Boş boş suratlara bakıp, sesimi çıkarmıyordum. Annem de benim diğer halime benzer tepkiler veriyordu. Yakın geçmişte ise bu iki anının hiçbir tekrarını yaşamadım. Ta ki bugüne kadar.
Sıkça geçtiğim bir sokakta, orta yaşın belki biraz üzerinde bir abi var. Benim gibi, engelli bir çocuğu varmış. Daha önce tekerlekli sandalye temini konusunda bir şeyler sormuştu. (konu dışı ama yakınında beni koklamayı seven bir köpek de genelde yanında geziyor.) O zamandan beri de sokaktan her geçtiğimde (evet, adam ne zaman geçsem sokakta) başımla hafif selam veriyor, bazen de iyi günler dileyip geçiyorum.
Bugün, bu abi ben geçerken bir telaşla süren sohbetini bıraktı. O sırada sohbet halinde diye selam da vermiyordum. Abi hızla yanıma gelip, bir banknotu kucağıma bıraktı. Haline, tavrına bakılırsa pek varsıl biri de değil. Elini tuttum, “sağol” dedim. “Ama alamam. Sen de çocuğuna bir şey alırsın hem” dedim. Bu sırada yanımda olan annem de sinirlenip tartışmaya başladı. Sakinleştirdim, sanırım. Abi “çocuğuma alıyorum zaten. Bir kontör parası işte” dedi. Alamadım.
Zaten hoşlanmazken bu gibi tavırlardan, alamadım tabi. Çok tuhaf geliyor, kabul edemiyorum. Zaten şükür ki bir mesleğim, yapacak işim ve az çok kazandığım bir para var. Halim zaten buna ihtiyaç duyacak birinin hali değil.
Ama bir yandan da…
Adam iyi niyetliydi be!…
Yeni, yine, ilkler
Taksim’de bir ben
Engelli, hamile gazeteci vs ben
Tekerlekli sandalye aküleri
Engelliysen oy kullanma
28 Tem 2010
Birileriyle biraz uzunca, çok da geyik olmayan sohbetlere girince çoğunlukla konuştuğumuz şeyler aslında yazmaya da değer oluyor. Dün akşam da bunun gibi, Nihan Bora ile internet üzerinden biraz sohbet ederken adı geçti Virgül’ün. Nihan’la ortak cümlemiz “Virgül en sevdiğim noktalama işaretidir” oldu. Aksi de çok mümkün değil herhalde yazan ya da yaşayan biri için.
Bir kere kurabildiğim hemen her uzun cümlede Virgül’ün payı büyüktür. Tıpkı bir binanın kolonları gibi, upuzun bir cümleyi yıkılmadan ayakta tutuyor. Ancak cümle içinde bir yıkıma sebep olmamak için, virgülün de nereye konacağını aynı o kolon gibi doğru hesaplamak gerekiyor. Virgül konduğu yeri destekler, güçlendirir. Virgül bir dizi şeyi birbirinden ayırmayı, gruplamayı kolaylaştırır ancak aynı cümlenin hiçbir öğesini de birbirinden ayrı tutmaz. Virgül kendi için değil, cümle için vardır.
Nokta öyle değildir mesela, son sözü o söyler. “Burada bitti” der. Egemendir fakat hakim değildir. Ünlem, Nokta’dan daha da gaddar olur çoğunlukla. Soru işareti de okurdan yardım ister, cevap bekler. Cevabı verilmemiş bir soru cümlesi hiçbir zaman bitmiş bir cümle olamaz oysa. Ya da ne bileyim, Üç Nokta var. O her şeyi bilen, son sözü söyleyen noktaların üç tanesi bir araya gelir, Virgül olmak bir yana dursun, Nokta olmayı bile başaramazlar. Bölünmüşlerdir, ayrılmış, dağılmışlardır. Hangisinin son sözü söyleyen olacağına karar veremezler ve hiçbiri de ağırlığını ortaya koyamaz. Sonunda da cümleyi okuyucuya tamamlatırlar. Okuyucu ise şaşkındır, düşünür, ne diyeceğini bilemez. Her birinin sonu başka olur, bazen sonu hiç olmaz.
Sonra Virgül, herkesin bir nefes almasına fırsat tanır. Kolay değildir koskoca cümleyi bir seferde okumak, yazmak ve yaşamak. Ben yazamazdım Virgül’ler olmasaydı kısa cümlelerle. Ben yazmadım diye değil, Virgül’ler yok diye okuyamazdın sen de. Hiçbirimiz de yaşayamazdık olmasalardı.
Uzun cümlelerden oluşuyor hayat paragrafımız. Kimimizinki koca bir sayfa, kimimizinki sadece kendi, paragraf… Bazılarımız da kitap dolduruyor. Her Nokta’dan sonra ağlıyoruz, “Bitti” diye. Soru İşaret’lerimiz da, Üç Nokta’larmız da aynı aslında. Cevap veremiyoruz, düşünemiyoruz, bazen anlamıyoruz, bazense anlatamıyoruz. Ancak her zaman, bir Nokta’dan, Üç Nokta’dan, Ünlem’den bir diğerine yaşarken koyduğumuz her Virgül bize nefes alma fırsatı verir, güçlendirir. Yeri gelir, Üç Nokta’dan çok düşündürür ama sonuçlandırır.
Bir yapının kolonları gibidir ama Virgül. Doğru yere konmazsa, doğru şeyi desteklemez. Bazense yıkıma sebep olur…
12 Tem 2010
Bir Twit kadar kısa yazacağım. Star TV’de Passaparolla adlı yarışmayı izliyorum şu dakikalarda. Soruya odaklanamadım fakat “İnternet devi?” ile biten ve baş harfi G olan işe alımla ilgili sorunun cevebabı açıkla Google’dı. İki kez de tekrar edildi. Her ikisinde de ses kesilerek sansürlendi. Ne bu şimdi?
11 Tem 2010
Metroda, engelli asansöründe olan saygısızlığı görmek için tecrübe etmeye gerek yok aslında. İlgisiz pek çok kişinin de asansörün gençlerce gereksiz olarak işgal edilmesine tepkisini gördüm. Buna rağmen değişen hiçbir şey yok. Engelli Hamile Gazeteci başlıklı yazımda olduğu gibi tartışmalarımı pek çok kez dile getirdim. Neredeyse hiçbir zaman bana yol veren olmadığı gibi “çekil yolumdan” gibi saçma tepkilerle de karşılaştım.
Hemen her seferinde nazikçe uyardım insanları. Çokça tartıştık. Bir çok kez de küfür ettim ancak onların bildiği cinsellik içerek küfürler olmadığından, hiçbiri farketmedi. Kimi zamanda “Sonrakine binerim” dedim. Kimse yol vermeyince de gerçekten bir sonraki seferde bindim. Ancak hiçbir zaman gerçekten kabalaşmadım, haddimi aşacak kadar saygısızlık etmedim. Sonuçsuz…
Bugün Taksim metrosunda asansöre doğru giderken (yolun ilerisinde sağa dönmek gerek) benden evvel bir grup (7-8 kişi) gencin asansöre gittiğini gördüm. Hemen yetişmek için aracımın hızını arttırdım. Ani bir hareketle, biraz da kayarak sağa döndüm. Durmadım. Kaba bir şekilde “HUUUOOOOĞĞPPPP” diye bağırdım ve tam birine çarpma noktasında durdum. Sesime irkilen tam önümdeki herif kucağıma oturmaktan son anda kurtuldu. Ardından da olay yerinden uzaklaştı. “Pardon abi”, “buyur burası senin” sesleri yükselirken, saniyeler içinde sadece iki kişi kaldı. Biri, az önce binilen asansörü durdurmak için kapıyı tekmeledi (geç kalmıştı) ve yolu bana bıraktı. Süreç boyunca gülmemek için dudağımı ısırdım…