9 May
Fotoğraftaki şey, kardeşimle evde pizza denemelerimizin ikincisidir. Bu defa bir parça yakmış olsak da çok daha lezzetli olduğumu söyleyebilirim. Şimdi canım yemek blogu arkadaşlarıma olan özenme içgüdümle, ilk kez blogumda bir tariften sözedeceğim.
Aslında pizza kabaca, bir hamur, üzerine biraz salça ve kafana göre malzemelerden oluşan bir yiyecek olduğu için burada bir “malzeme listesi” ve “yapılışı” başlıkları açmak yerine, kendi uyguladığımız pizza çözümünü anlatacağım.
Pizzanın en mühim parçası hamurudur ve pizza hamurundan olmayan hiçbir şeyin aslında pizza olmayacağı kanısındayım. Ev pizzasını ekmek hamurundan dahi yapanlar var ki bunu kabul edemiyorum çok. Biz tost ekmeği kullanıyoruz çözümümüzde. Kalınlığının en ideal halde olduğunu da düşünüyorum. Üstelik homojen bir yükseklik dengesidi de var. Şekerli, yumuşak ve gözenekli bir ekmek olması kesinlikle kendisini pizza için ideal kılıyor.
Kenarları/kabukları güzelce kesilmiş tost ekmeği dilimlerini sıkışık bir şekilde yağlanmış tepsiye diziyoruz. Sonra da sosumuzu hazırlıyoruz. Pizzalar genellikle yoğun salça tadlı soslarla hazırlanıyor sanıyorum. Biz bir miktar yağın içinde ölçüsüzce salça, salçanın yarısı oranda biber salçası, lezzet verecek kadar ketçap, karışımı sulandırmaya yetecek kadar sütü pişiriyoruz. Pişirmekten ziyade, salçayı eritecek kadar ısıtıyoruz diyebilirim.
Tepside kuzu gibi yatan tost ekmeklerinin üzerine bu karışımı sürüyoruz. Sosu boca edebilirsiniz ancak biz fırça ile parça parça sürüp özenle yaymayı tercih ettik. Sosun ekmekleri güzelce ıslatmasından mutlu oluyoruz. Bu sırada bir miktar sos ayırıyoruz.
Ardından da pizzanın olmazsa olmazı mozarella var. Bizim evde her an bulunan bir peynir olmadığı gibi pek de ucuz olduğunu düşünmüyorum. Biz mozarella yerine, dilimlenmiş tost kaşarı kullandık. Soslu ekmeklerin üzerine aralarında azıcık boşluk bırakarak kaşarları da diziyoruz. Arttırdığımız sosu da kaşarların üzerine yayıyoruz.
Son olarak da malzemeler kalıyor. Bizim pizzamızda beyaz peynir, biberli yeşil zeytin, sucuk, sosis, dil ve mısır vardı. Evet, en sağlıksız malzemeleri özenle seçtik.
Pizzanın hazır halini, önceden kafamıza göre ısıtılmış fırına atıp, kaşarlar eriyip malzemeler birazcık ölene kadar pişiriyoruz…
Blogumda yemek tarifi de verdim ya…
Afiyet olsun. ((:
29 Nis
Demir Demirkan geçen hafta attığı bir Twit’te şöyle yazmıştı: “3 gün hiç bir şey yapmadan durmak isteyen var mı???” Cevapladım, “3 Gün hiçbir şey yapmadığımı görürseniz, cesedim kokmadan beni gömmelisiniz demektir.”
Demir de bu cevabımı beğendiğini belirten bir yanıt yazmış ve eklemiş: “ama benim için bu 3 gün o 3 gün” Fikrimi biraz daha açıklamak istedim. Sesli harflerden, noktalama işaretlerinden yana fedakarlık yapsam da 140 karaktere sığamadım. En iyisi bir blog yazmak deyip bugüne kadar erteledim.
Yazmama Demir vesile olsa da, “hiçbir şey yapasım yok”, “keşke hiçbir şey yapmasam” gibi lafları ilk kez ondan duymuyorum. Ancak gerçek şu ki; bu istek koskocaman bir yalan. Aslında istenen şey hiçbir şey yapmamak değil, mevcut yapıda yapılanlardan kaçmak, onları yapmamak. O gün, o hafta, o ay her ne yapıyorsak adını “hiçbir şey” koyup, yapmamaya karar veriyoruz. Oysa ara verip gerçekten yapmak istediklerimizi yapsak. Mesela öğlenleri Dest-i İzdivaç falan izleyip beyinlerimizi uyuştursak, çok tatlı olmaz mıyız?
Demir Demirkan’ın sorunu nedir bilmiyorum fakat 40 günlük Amerika turu, 2 single, jet-lag, Türkiye programlarının üstüste geldiğini hepimiz gördük. Muhakkak daha içsel problemleri de vardır taş okşayarak çözülmeyecek türden. Mesela durum buysa “yok abi, bu akşamki programa katılamam” deyip, evde bacakları uzatıp bir şişe şarap açmak, satranç takımını çıkarıp 2 oyun oynamak… Sonra da sabaha kadar.. Rüyanız Hayrolsun izlemek gerek.
Ben bu tür kaçamakları güne yaymayı tercih ediyorum. Hiçbir zaman birkaç saat tamamen aralıksız çalışmıyorum mesela. Sadece 5 dakika olsun mola vermek, yemeği tv karşısında yemek vs. Zaman zaman da “yeter ulan, sıkıldım. Ben bunları yapmak istemiyorum” deyip, fırsatları zorluyorum…
23 Nis
Aslında kaderci biri olmamamla birlikte başlığı dünyanın küçüklüğünü betimler bir deyimle yazmak gerekirdi fakar bu blog için fazla kaba olacağını düşündüğümden öyle olmadı. Kader, dünya küçük ya da başka teoriler. Hangisi olursa olsun, aşağıda yer alan hikaye, kişi yada kişiler ve ben tamamen gerçeğiz…
Esin İris; Ozan Eicher‘in fotoğrafını çektiği bir sürü sanatçıdan biriydi. Hepsinden bahsettiği gibi Esin’den de biraz bahseder, çektiği fotoğraflar üzerine konuşur geçerdik. Yani diğerlerinden hiç de farklı değil, hatta belki umrumda bile değildi çok. Her seferinde Esin’den ve fotoğraflar(ın)dan konuşmayı sürdürdük.
Bir süre sonra ise Esin, Selim Topaloğlu‘nun da arkadaşı olarak karşıma çıktı. Ozan ve Selim, Esin’i farklı yerlerden, farklı nedenlerle tanıyorlardı. Bu pek de sıradışı bir rastlantı değil. Tamamen alakasız yerlerden tanışıklıkları olan ortak arkadaşlarım var.
Fakat zaman ilerledikçe, karşılaşmalarımız da ilerledi. Esin Young Guns‘ın 1.1 uzantılı sürecine katıldı. Bu defa Young Guns’ı aynı derece yakınlıkla takip edemesem de, Esin oradaydı..
Bu rastlantılar bitmedi de.. Geçen hafta Ali Güracar, bir twit’e bakmamı istedi. Baktım, kimi gördüm? Esin… Sorguladım; tanışmalarından bahsetti. Ve kelalaka bir bağlantı ile Esin karşımda. Bu kez “yeter artık!” diye Esin’e twit atıp, beni korkuttuğunu belirttim. Korkacak bir şey yokmuş oysa.
Aslında bu ana kadar olan her şey belki sıradan bağlantılardan, tesadüflerden ibaret. Kesinlikle anlatmaya bile değer değil ve muhtemelen konuyla ilgili değilseniz çoktan pencereyi kapattınız. O yüzden bu paragrafı ve olayı size hala okuyan birileri aktaracak. Evet, bu paragrrafı okuyan! Her kimsen, bu yazıyı 10 kişiye göndermek senin görevin. Yoksa seni öcüler yer…
20 Nisan günü Ozan Eicher ilk kişisel sergisini açtı.* Sergide Kaçak ve Esin İris de Ozan için sahnedeydi. Herkes Esin sahnedeyken eğlenirken, ben 22.30′da kapanacak metro asansörüne yetişmek için endişeliydim. 22.00′de, Esin son şarkısını söylerken Ozan’a ayrılacağımı belirttim. “Şimdi mi, şarkı bitsin mi?” dedi. Ani bir kararla “Bitsin” dedim. İyiki de demişim.
Esin’in sahneden inmesiyle ben kapıya yöneldim. Esin farketmeden yolumu kesti. Ozan da müsade istedi, bir an duraksadı ve beni Esin’e tanıttı. “Bu arada natu bu, Simto! twitleşiyosunuz hani?” Bir selamlaşıp, mekandan ayrıldım.
Ertesi gün ise internete bağlandığımda Esin Twitter’dan mesaj atmıştı. “Ben Esin, beni hatırladın mı?” diyordu. Bir gecede unutacak değildim ya; bunu sormasının sebebi bu yazıda adı 22 kez geçen Esin’in bundan 10 yıl kadar önce Tanıdığım Esin olmasıydı. Ve bırakın bir geceyi, aradan geçen 10 yılda unutmamışım onu. Unutmamış beni.
“Belki o son şarkıyı dinlemesem”, “belki twit’leşmesel”, “belki Ozan adımı söylemese” demek var, ama yok. Çünkü ne olursa olsun bu olacaktı sanki…İşte, yazının başındaki saçma paragrafa sebep olan hikaye bu ve ben çok enteresan buluyorum. Daha neredeyse çocuk yaştayken, yalnızca ICQ’da görüştüğüm, bir fotoğrafı hariç yüzünü dahi görmediğim ve içeriğini hatırlamasam da 5 yıl önceki şu yazımdan ne çok şey paylaştığımız kızla bir şekilde kopuyor ama kopamıyoruz.
Bu arada 2005′deki yazıyı okurken neleri düşündüğümü, neleri hatırladığımı şu an hatırlamıyorum bile. Yazıyı yazarken ve geçen sürede o zamanlar ne kadar çocuk olduğumuzun dahi farkında değilmişim. Birer yetişkindik sanki biz. Belki de gerçekten öyleyiz ve şimdi 10 yıl evvelinden daha çok çocuğuz. Çünkü kendimizi, çocukluğumuzu geliştirdik. Ama bir şeyler de hep üstüne çıkma çabasında bu çocuğun.
Öyle ya da böyle, ben böyle bir arkadaşa sahip olduğum için kendimi çok mutlu hissediyorum.
Sevgili dostlar; bu yazıyı da Esin’in şarkılarını dinleyip, hüzünler içinde yazıyorum deyip, duygusal bir son hazırlamak isterdim ama ben yazarken bir sürü şarkı değişti. Shuffle’ım bu paragrafı yazarken de Pantera – Cemetery Gates’den Apocalyptica – Fade To Black’e sert bir geçiş yaptı…
* Ozan Eicher’in ilk kişisel sergisi çektiği konser fotoğraflarından oluşmakta. Aynı zamanda Türkiye’deki ilk konser fotoğrafları olan bu sergi 20 Mayıs’a kadar Pendor Corner’da. Detaylar ise şurda.
4 Nis
Geçen gün FriendFeed’e yazdım, şaka ile: Doping’den bir paket alacakmışım. Şu reklam dönemi paketten vazelin çıkacak diye endişeniyorum doğrusu.. :D
Paket dün elime ulaştı. Yanılmamışım, vazelin vardı. Ama çok daha fazlası da. Bu yazıda onca vazeline rağmen Yurtiçi Kargo’nun getirmekte zorlandığı Doping paketinin içeriğinden bahsedip, aşağıdaki galeride bir dizi fotoğraf yayınlayacağım. İşte pakettekiler:
Kullanma kılavuzu: Paketten çıkan internet hızlandırıcı araçların nasıl kullanılacağına dair yeterli yönergelerin bulunduğu kapsamlı(!) (burada argo kullanmak vardı) bir kılavuz. Her araç için gerekli tüm aşamalar görsel muhteviyatlarla sunulmuştu.
Oneway İnternet Hızlandırıcı Vazelin: Piyasa değeri 50 liranın üzerinde olan bu vazelin, talimatlara uygun kullanıldığında tüm datanın yağ gibi kayarak modeminize ulaşmasını vaat ediyor. İlk denemelerimde başarılı olduğunu söyleyemem.
Özyıldırım Modem Yükseltici Anten: Tasarımı ile annemin “aliminyon tencere” kapağını anımsatan bu gereç, modemden gelen sinyalleri içine alıp geri yansıtmak suretiyle interneti hızlandırıyor. Ben gerek opsiyonel olarak satılan ayağı paketten çıkmadığından, gerekse anteni vazelinlemeyi düşünmediğimden yine başarısız oldum. Annem anteni kapak yapmakta ısrar edince, kıramadım.
Highconnect Şimdiyan Tütsü: Son teknoloji kullanılarak üretildiğini düşündüğüm çakmakla yanabilen bu tütsü, çıkardığı esrarengiz duman ve mistik kokularla internetin dizbağını çözüyormuş. Talimatlarda “biraz bilgisayara, biraz modeme yelleyin” diyordu. Ben yanlış anlayıp biraz yellenince ortama bambaşka egzotik kokular hasıl oldu. Kısa süre içinde bağlantım tamamen koptu.
Tutsıkı Konekt Zımba: Talimatlarda, kaçak olabilecek kablo noktalarını vs. bu araçla zımbalamam gerektiği söyleniyordu. Ancak zımbadan tel çıkmayınca ancak sıkı tuttum zımbayı.
FreeCD Frekans Dağıtıcı: Bilgisayara takıldığında modemin id’sini otomatik bulan bu boş cd, monitöre yakın asıldığında internet harici sinyalleri geri yansıtıyormuş. Baktım, sinyal değil kendimi gördüm. Demek ki internetten arındım!
Shun-li Alarmlı Kota Sayacı: Kotalı internet kullanmadığımdan denemediğim bu aracı, pil takınca çalar saat olarak kullanabildiğimi farkettim.
Bağlantı Azdırıcı Kahve: Özellikle bağlantının yavaşladığı anlarda modeme serpilerek bağlantıyı uyandıran kahve de işe yaramadı! Fakat pişirince köpük köpük oldu, beni uyandırdı.
8 Mbit Sınırsız İnternet: Doping tüm bu icatların neredeyse hiç işe yaramayacağını biliyor olacak ki; 6 Aylık 8Mbit internet paketini de hediye etmiş. Açıkçası bu hediye, TTnet’i bırakıp Doping’e geçme konusunda hayli ikna edici. Yine de iyice düşünmek gerek. 6 Ay için dahi olsa müthiş bir deneyim olacaktır.
Ayrıca, www.bizedopinglazim.com‘daki oyunda, diğer internet hızlandırıcı icatları bulan 1 kişiye 10 yıllık hiper hızlı internet, 10 kişiye 1 yıllık hiper hızlı internet ve 100 kişiye 3 aylık Rapidshare Premium üyeliği veriyormuş. Oyunun herkese açık olduğunu söylememe gerek yok herhalde.
Not: Bu yazıda yer alan araçlar ve kullanımlarına ait bilgiler tamamiyle hayal ürünü olup, Doping’in espirili jestine bir karşılıktır. Paketten çıkan her şey ise tamamiyle gerçektir..
Ayrıca aşağıdaki galeride yer alan fotoğraflar için kardeşime teşekkür ediyorum…