YoungGunsYoungGuns, Project House‘un “yeni nesil reklam insanları” yaratmak üzere başlatığı bir projedir. Projenin, proje koordinatörlüğünü de Uğur Özmen hocamız yapıyor. Nitekim Danışma Kurulu da pek değerli insanlardan oluşuyor. Proje hakkında detaylı bilgi sitelerinde var. Bu yüzden ben gelinen konumla birlikte kısa, eksik ve belki dolaylı olarak yalan yanlış bir özet geçeceğim. Detaylı ve daha doğru bilgiler için, projecilerle de görüşebilirsiniz. Hoş, şu an başvuru için geç kalınmış bir zamandayız. (yazının devamında Project House’dan PH kısaltması ile bahsedeceğim.)

Projeyi duyup, iddianameleriyle katılan 100’ün biraz üzerinde adaydan, 25’i seçildi. Bu sabah için PH bünyesinde, Young Guns için ayrılmış ofise davet edildi. Bir sunum şeklinde brief’i alan adaylar kura ile 5 gruba ayrıldı. Bu grup, yaklaşık 28 saatini brief üzerine fikir, çözüm üreterek, Young Guns’ın kimliğini, pazardaki konumunu belirlemek için çalışmakla geçirecek.

Yarın ise bu gruplar, (ister grupça, ister gruptan bir kişi olacak şekilde) ürettiklerinin sunumunu yapacaklar. Bunların arasından seçilecek 12  genç, birebir mülakata hak kazanacak ve sonunda 6 genç, YoungGuns olacaklar…

Bu 6 genç, istetikleri zaman vazgeçebilmek şartı ile, en çok 18 ay süre ile YoungGuns olarak çalışacaklar. İşin güzel yanı, bu adamlar, kızlar, PH’nin birer parçası değil, kendi ajanslarının başındaki insanlar olacak. Kendi müşterilerini bulup, kendi işlerini yapacaklar. Bu bir staj değil, yeni bir ajans. Bir grup gencin, sıfırdan bir ajans kurup müşteri bulması, şahlanması sahiden de enfes bir şey.

18 ay sonra (belki daha erken) her biri belki PH’de çalışacak, belki başka bir ajansa geçecek. Ya da “bu iş bana göre değilmiş” deyip, kendi yolunu çizecek. İşte, benim özetim budur.

Bugün ise, bu 28 saatlik eğlencenin bir kısmını izlemek için PH’daydım. Uğur (Özmen) abi ile oraya vardığımızda, saat 9 civarıydı ve henüz sadece Cüneyt Devrim (PH, kurucu ortak) oradaydı. Uğur abi ve Cüneyt Devrim’in söylediği ilk şey, “bugün gençlere bilgisayar vermeyeceğiz” oldu. Birbirinden uzak 5’er kişilik 5 grup masalarında onlarca kağıt ve birer kalemle, fikir üretecekti. İlk tepkim “yazık değil mi gençlere” oldu. Fakat asıl bilgisayar ve internetleri olsaydı yazık olacağını kısa sürede anladım. Nitekim, gençleri izlerken pek çok şey kafamda daha da netleşti bu konuda, bahsedeceğim..

Kısa süre sonra Sinan Günal (PH, kurucu ortak), Serhat Akkılıç (PH, kurucu ortak), Hahan Senbir (PH, ??) geldi. Ufak bir son hazırlık sürecinin ardından 25 genç, tam  vaktinde ofisi doldurdu. Neredeyse hiçbir şeyi gözlemlemerine zaman kalmadan da brief sunumu başladı.

Brief diyorum, sunum diyorum ama ne ortada net bir şekilde görevleri tanımlayan, kalıplar geçiren bir brief vardı, ne de sunum put gibi oturup dinlenecek cinstendi. Her şey, bir sohbet ortamı oluşturacak biçimde, kusursuz tasarlanmıştı. Sunum sırasında itiraz ya da müdehale edilebilecek birçok nokta vardı. (bunu sunum hatalı ya da eksik gibi bir anlamda söylemiyorum, etkileşime açık) Fakat kimse, soru sorulmadıkça sesini duyurmadı neredeyse.

Masalara dağılınıp, gruplar işe başladığı vakit bir başkalaşıma da girdiler. Neredeyse hiç tanışma sohbetlerine başlamadan, fikir üretmeye başladılar. Grup çalışmasında arkadaşlarını tanımak ve birarada olmak iyidir. Ama uzun bir tanışma ritüeline gerek olmadığını da düşünüyorum. Ben ayrıldığımda zaten kaynaşmış olan gruplar, muhtemelen sunumlarını “kankalar” olarak yapacaklardır. Eminim, işte rekabet değil birliktelik gerektiğini de çok iyi anladılar.

Birileri durmadan konuşuyor, birileri sadece dinliyor, bazıları birbirini tamamlıyor, sürdürüyor. Bazıları cümle bitti mi susuyor. Ama hepsi birarada, gözgöze çalışıyor. Bir monitöre bakarak değil. Fikir ve çözüm üretirken biraradalığın önemi de bu noktada ortaya çıkıyor. Bunu kavrayan gruplar da zanneddiyorum artı puan kazanacaklar.

Ben fiziksel konumum itibariyle yalnıca iki masayı dikkatle izleyebildim, ağızdan çıkan her sözcüğü özenle izleyebildim. Bunu yaparken nasıl hareket ettiklerine, ne kadar heyecanlı olduklarına, iş ne kadar odaklandıklarını anlamaya çalıştım. Birbirinin hemen hemen zıttı iki gruptu bu. Muhtemelen spoil olur diye bu aşamadan çok söz etmek istemiyorum aslında. Fakat gruplardan biri, diğerinden çok daha fazla çözüm odaklıydı diyebilirim.

Tabii burada yalnızca grubun değil, bireylerin de performansları oldukça önemliydi. Birbirini yeni tanıyan bir grupta, bir kişi diğerlerini heyecanlandırabilir, yönlendirebilir. Ya da bir başkası kendini doğru yerde, doğru grupta hissetmediği için sessiz kalabilir. Bir grup üyesi kendine liderliği yakıştırırsa, ve bunu bir kaptan, bir yönetici edasıyla yaparsa tüm grubu baltalayabilir.

Bu bağlamda, bireysel performanslar grup performansının önündedir. En azından benim için. Zaten bireysel performansı yeterli olanların grupları, uçar gider. Bunu, bugün izlediğim gruplar için değil (fakat belki onları da muhattap alarak) çok daha genel bir anlamda söylüyorum. Bugün izlediğim gruplara dönecek olursak, dürüstçe olumsuz hiçbir şey görmediğimi söyleyebilirim. (bir takım aksaklıklar illa ki oldu)

Bu sırada tüm bu süreçte gençleri gözlemleme gayretinde, işlerine karışmama, yönlendirmeme adına pek konuşmadım. Aslında büyüklerimden (kurul bireyleri) aldığım onaylar haricinde ve onların olmadığı zamanlarda hiç konuşmadım. Sabrımın sınırlanırı aştım. Fikirler, itirazlar, düzeltiler kafamda uçuştu. Çığlıklar attılar ama beynimden geçenlerin dilimden çıkmasına izin vermedim.

Bu şekilde beni çok pasif gösterebilecek bir pelerine bürünmüş olsam da (niye böyle bir yazıda böyle cümleler kuruyorsam..) kendim için de bir ödevdi bu. Lafa atlamayı, muhalefet etmeyi, “benim de diyeceklerim var!”ı seven ben, müthiş bir irade gösterdim diyebilirim.

Çok fazla empati kurmaya çalıştım. Hem grupta ben olsam ne yapardım diye. Hem de o an söz kimdeyse, aynı şeyi nasıl anlatırdım diye. Kendi kendime soru sorup, cevapladım. (bazıları birbirie dahi soru sormaya çekiniyordu.)

YoungGuns’ı konumlandırır, müşteri için hedef kitlesi düşünürken; (müşteri ve hedef kitlesi farkını anlatan yazıları Uğur abiden bekliyorum) hepsi gençleri hedef aldı. Sonra da “biz genciz zaten” dedi. Ben de kendi içimde “madem hedef gençler ve siz o gençlersiniz” dedim ve onları hedef aldım. Sahiden, bir ürünü gençlere nasıl tanıtacağını düşünen gençlere, bir ürün nasıl anlatılırdı? Onlar böyle düşünürken gençlere, ürüne, markaya nasıl bakıyorlardı?

Tüm bunları düşünürken, aslında başarılı çözümler ürettiğimi de söyleyemem. Orada konum itibariyle yalnız olduğumu ya da işimin parçası olsa da işimin bu olmamasını mazeret sunabilirim. Siz bu bahanemle oyalanırken, ben de düşünmeye devam edebilirim. Beyim kıpraştı bir kere…

Ödevimin bir diğer bölümü ise, “ben bu adamları eğitiyor, yönlendiriyor olsaysım”. Yanlışlarını nasıl anlatırdım? Doğrularını nasıl desteklerdim? Ne yaparsam heyecanırlardı? Bildiklerimi nasıl en doğru biçimde aktarırdım? Bu da cevabı netleşmemiş bir ödev. Fakat zamanım bol. Bu gece uyumadan evvel olası senaryoları değerlendirreceğim.

Gün uzun ve dolu olunca, yazı da o kadar uzun oldu. Kafamda o kadar parçacık var ve ben öyle yorulmuşum ki, toparlayıp yazıya kurgu biçmekte zorlanıyorum. O yüzden afili cümlelerle bir geçiş paragrafı hazırlamadan, daldan dala atlarcasına konu değiştirip sürdürüyorum yazmayı.

Hazır konuyu bölmüşken, bir noktaya da açıklık getirmek isterim: Gençler diye bahsettiğim kesim, benden çok da genç değiller. Hatta bazılarıyla yaşıtızdır da. Sıfatları genç olduğu için, “yeni nesil reklam insanları” diye anıldıkları için gençler diyorum. Abilik taslar bir eda ile değil.

Her neyse, Cüneyt Devrim’den bir süre evvel uzun bir “workshop” gününün olacağını öğrenmiştim. Üzerine “abi o biraz hardworkshop olmuş” diye de şakalaşmıştım. Hakikaten bir günden uzun süren bir atölye çalışması hayli zor ve yorucu olsa da, birlikte geçirirken keyifli olan çalışma saatlerini çok daha eğlenceli hale getirmek için pek çok şey de hazırdı.

Arcade bir StreetFighter konsolu, playstation, langırt, minyatür kale, toplar.. İnsana keyif veren renkler ve ofis içinde öğlen ve akşam vakitlerinde ev yemeği tadında müthiş yiyecekler sunan bir cafe. Çalışmak -ya da belki çalışmamak- için tüm techizat hazırdı yani.

Tüm bunların yanında gerek kurul bireylerinin grupları yönlendirmesi, zaman zaman olan sohbetleri, yanlarında durup izlerken bir yandan da “biz yanınızdayız, sizi kesseler acımaz” tadında verdikleri güven;  gerekse sürpriz konukların getirdiği kekler, paylaştığı tecrübeler ve en önemlisi kendi varlıkları, grup insanlarını motive eden, heyecanlandıran ve o sıkıcı görülebilen atölye çalışmasını keyifli hale getiren şeylerdendi.

Ben şahsen gençlerden olduğu gibi bugün, kurul bireyleri ve konuklardan da çok fazla şey öğrendim.

Artık bu noktadan sonra da olup bitenden çıkarcılık yapmayı bir kenara bırakıp, hem Project House’a hem de gençlere başarı dilemem gerekiyor. Çok zor bir yol açtılar ve bugün o yolda çok büyük bir adım attılar. Yol yeni, yolun sonuna varana kadar pek çok engelin de çıkması muhtemeldir. Fakat her birini, birlikte kolaylıkla aşacaklarından şüphem de yok.

Ben izninizle, konuyu bağlayamadan; Cüneyt Devrim’in davetiyle başlayıp bana bunları yazdıran süreç  için kendisine, Uğur Özmen’e, Sinan Günal’a, Serhat Akkılıç’a, Hahan Senbir’e, Tuğçe Esener’e, Cabbar Cem Özdemir’e, Devletşah’a, Senem Özkan’a ve dalgınlıkla aklımdan çıktığı için -affola- adını yazamadığım herkese, tabii ki gruplar içinde tanıştıklarıma, teşekkür etmek istiyorum.

Benim için oldukça verimli bir gündü. Onlar için verimli geçecek bir 18 ayın ilk günüydü…