Arşiv: Ocak 2009

Doğru Türkçe kullanalım.

Aşağıya kopyalayıp, biraz da revize edeceğim yazıyı bundan yaklaşık 2 yıl önce yazmış ve SanalCafe forumlarında paylaşmıştım. Yazıyı hazırlamama en çok cesaret veren şey, birçok insanın uyardığım zaman kibarca kabul edebilmeleri. Tabii buna rağmen bir çok Türkçe Asisi ile hala karşılaşabiliyorum. 

Yazının amacı hatalı kullanılan sözcükleri (herkes / herkez) düzeltmek, yabancı sözcükleri Türkçeleştirmek,  insanlara mükemmel bir Türkçe öğretmek değildir. Sadece okumayı ve anlamayı kolaylaştıran temel imla kurallarını bilgim yettiğince yazmaya çalıştım. Ben yazarken bu kurallara -nadiren hata yapsam da- uyuyorum. İçerik ilgi çekici, faydalı olmadıkça da düzgün bir dille yazılmamış sitelerde çok fazla vakit harcamıyorum. (kullanıcıların içerik ürettiği siteleri ayrı tutuyorum.)

Siz de bu yazıya yorum yaparak listeye eklemeler yapabilirsiniz. Eğer varsa benim hatalarımı düzeltebilirsiniz. Gerektiğinde yazıyı güncelleyip düzeltme ve ekleme yapabilirim.

Devamını oku →

Ocak 26 / 2009
Yazar Simto ALEV
Yorumlar 9 Yorum

Sanata bir bakış

Takıntılı olduğum konulardan biri olduğu için, bu yazının içeriğini bir çok yerde sözlü ya da yazılı olarak ifade ettim. Bu yüzden daha önce bir yerde bir başlık altında böyle bir yazı yazıp yazmadığımdan emin değilim. Blogumda yazmadığımı biliyorum ama. (:

Volkan Yılmaz, blogunda “resim değil, fotoğraf” diye haykıran bir yazı yazmış. Ki çok da haklıdıe kendisi. Fotoğrafa resim diyenleri düzeltmek de bende bir refleks olmuştur adeta.  Fakat Volkan bu durumdan yakınırken şu ifadeleri de kullanmış:

 

Resim içtendir, fotoğraf dıştan.
Fotoğraf bakmak, resim görmek içindir.
Resim hayal gücüne dayanır, fotoğraf ise olanla yetinir.

Ben de bu durumu vesile bilip, Sanat’a karşı kendi bakışımı anlatmak istedim.  Konu fotoğraftan açılmışken de fotoğraf ile başlayacağım… Burada belirtmek istiyorum ki Volkan sadece düşündüğüm bir yazıya başlamamda tetikleyici oldu. Bu yazı bir cevap niteliğinde değildir. (: 

Fotoğraf

Fotoğraf uzaktan bakınca ele bir makine alıp, bir delikten (vizör / bakaç) bakmak ve bir düğmeye (deklanşör) basıp o anı dondurmaktan, anısal bir anlam katmaktan ibarettir. Fotoğraf çekmek son derece basittir. Bak ve çek!.. Tabii ki insanlar bir şeyleri “zannettliklerinde” çok ciddi yanılma payları  vardır. Fotoğrafçılığı böyle görenler de yanılıyorlar. Bir fotoğraf çekebilmek için bir çok ayar, terim (iso, white balance, diyafram, enstantane, ışık, renk vs.)  hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. İyi fotoğraf çekebilmek için doğru zamanda doğru ayarları yapabilmek gerekir. Bu anolog makinelerde de böyleydi, daha pratikleşse de dijital (sayısal) makinelerde de böyle.

Tabii bahseceğim asıl konu fotoğraf çekmenin ciddiyeti, zorluğu değildi. “Bence fotoğraf nasıl çekilmeli?” “Hangi fotoğraf güzeldir (benim için)” sorularına cevap vermekti. Neyin güzel bir fotoğraf olmadığını söyleyerek başlayayım önce. Devamını oku →

Ocak 23 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Yorumsal
Yorumlar 3 Yorum

“Hakkımda” sayfası…

Sonunda ben de kendim için bir Hakkımda sayfası hazırladım. Merak eden varsa buyursun efenim. (:

Ocak 20 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 1 Yorum
Etiketler ,

Günaydın İstanbul Kardeş

Günaydın İstanbul Kardeş ATV için 1999 yılında çekilmiş bir televizyon filmidir. Bu film Çağan Irmak‘ın ilk uzun filmidir aynı zamanda.  Çağan Irmak o yıllarda sinema setlerinde usta olmak için çıraklık yaparken, bir yandan da kendi kariyerinin mücadelesini veriyormuş. Ve bir şekilde kendini ıspat etmesi gerekiyor. Bunun için (bildiğim kadarıyla son) kısa filmi Bana ‘old and wise’i Çal‘ı çekiyor. Bu filmini ve Günaydın İstanbul Kardeş’in senaryosunu kapıp ATV’ye gidiyor. “Bu benim işim, bu da çekmek istediğim film. Yapın hadi!” ayarında bir şeyler söylüyor, ve kabul görüyor.

Filmin bildiğim hikayesi budur. Fakat filmi izlediğim yıllarda ne Çağan Irmak’ı tanırdım, ne de sinemaya bir ilgim vardı. Sadece gerçekten beğendiğim ve her rastladığımda izlediğim, her izlediğimde duygulandığım tek TV filmiydi.

Fakat gün geldi ki televizyon filmciliği öldü. Filmler sadece sinema için çekilir oldu diyeceğim ama bu yıllar zaten yılda 3-5 Türk filmi çekilirdi anca. Televizyon filmciliği ölüp, mirasını -bugün bir bölüm süresi ortalama bir sinema filminden kısa olmayan- dizilere bırakınca Günaydın İstanbul Kardeş de yayınlanmaz oldu. (televizyon filmleri kültürünü de ayrı bir başlıkta tartışmak pek hoş olacaktır aslında.)

Ben de o yıllardan beri bu filmin bir kopyasını aradım durdum. Ulaşabildiğim, sinema sektöründen insanlardan çeşitli illegal yollara kadar her şeyi denedim. ATV’den istedim, Çağan Irmak’a ulaşmayı denedim, fakat olmadı…

Dün bir arkadaşım (o bir Neo) güzel bir sürpriz yapıp filmi bulduğunu söyledi. İlgili linkleri verdi. Ben de illegal bir yöntemle de olsa filmime kavuştum. Yıllar sonra bugün tekrar izledim…

Ocak 14 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden.., Sinema
Yorumlar 8 Yorum

Öğretmenim TV’de

Blogumu takip edenleriniz, beni tanıyanlar aslında benim hakkımda bir çok şeyi biliyor. Fakat konuyla ilintili olduğu zaman bazı bilgileri yazıma başlarken tekrar vermek zorunda hissediyorum kendimi. Takip edenler için can sıkıcı olacağını düşünüyorum bunun aslında. Yine de yapıyorum…

Tekrar eden bilgi: 6 Yaşımdan beri yürüyemiyorum ben. Bu da ilkokul 2. sınıfın ilk haftalarına denk geliyor. Sanırım 2 haftadan da uzun bir süre değil.

Bu durumla birlikte gerek tedavi süreci, gerek okuldaki bazı öğretmenler ve müdürenin beni istememesi, gerekse dolaylı sebeplerden okula gidemedim. Fakat eğitim benim için durmuş değildi. Psikiyatri’yi seçmiş (sanırım uzmanlık alanı çocuklarla ilgiliydi, tam branşı hatırlayamıyorum) tıp öğrencisi bir genç; İzzet Natan bana özel ders vermeye başladı.

Bu küçümsenecek bir şey değil. Çünkü yeri geldiğinde bir hastane odasında bile ders yaptık. Üstelik belki olabileceğim en kötü durumda olmama rağmen 8 yataklı odada en sağlıklısı bendim. Çevremdeki herkes ölmek için sırasını bekliyordu sanki. Netekim bazılarının sırası da ben oradayken geliyordu.
İzzet’in ücreti yardım eden birilerince kendisine ödeniyordu. Yardımlar  kesildiğinde bir şey beklemeden gelmeye devam etti. Ne zaman nerde durduk, bıraktık hatırlamıyorum…

Aslında İzzet’ten teknik anlamda ne öğrendiğimi bilmiyorum. (teknik doğru sözcük mü, onu da bilmiyorum) Haftada 2-3 saati aşan sürelerimiz olmuyordu. Bunun çok büyük bölümünü de matematiğe ayırıyorduk. Ve her şey en çok ilkokul seviyesinin biraz üzerinde kaldı. Fakat zaman geçtikçe anladığım şu oldu; İzzet bana kitaplarda yazanlardan fazlasını öğretmiş. Bu yüzden rahatlıkla “bildiğim her şeyi ondan öğrendim” diyebiliyorum. Çünkü bana öğrenmeyi dahi o öğretmişti.

Bir defasında kâğıda bir nokta koydu, “bu sensin” dedi. Sonra o nokta ile başlayan bir çizgi çizdi, “bu senin gölgen” dedi. Sonra da o çizgiyi yarıçap kabul eden, beni merkezde tutan bir çember çizdi ve anlattı: Gölgem olan çizgiyi gösterip, “senin bildiklerin” dedi. Ben büyüdükçe gölgemin de büyüdüğünü, yani bildiklerimin arttığını söyledi. Ardından çemberi gösterip “Bu da bilmediklerin” dedi. Ben büyüdükçe, öğrendiklerim arttıkça; öğrenmem gerekenler de artıyor.

Tam “Tavuk suyuna çorba” bir hikâyedir bu. Ama benim hikayemdir ve gerçektir. O zaman hiçbir anlam ifade etmiyordu aslında tüm bunlar benim için. Ama büyüdükçe anladım. Bu yüzden daha çok öğrenir, öğrenmeye çalışır oldum. Çünkü sonu yok. Her zaman öğrenilecek bir şeyler var… Belki bu gün bu yazıyı bu ortamda yazabiliyor olma sebebim, yaptğım başarılı işlerin referansı da odur. 

Tüm bunları anlatma sebebim de bugün yaşanan anısalın vesile olmasıdır. Gecikmiş, çok gecikmiş bir yazıdır belki. Belki de doğru zaman bugünmüş. Bakalım nerelere sürükleneceğiz.

Bu öğlene doğru kahvaltından kalkıp odama geçtim ve çalışmaya başladım. Tam işime odaklanabildiğim sıralarda da annem seslenip “bi dakka gelsene” dedi. “Ne var?” dedim ama ısrarcı oldu. Genelde bu şekilde çok da mühim şeyler için çağırmaz ama gittim yanına. TV’yi gösterip “bu senin öğretmenin değil mi?” dedi. Baktım ekrana, sabah programlarından biri var. Bir çocuk 1,5 yıl sonra Bangladeş’ten Türkiye’deki ailesinin yanına gelmiş. Anlamadım da mevzuyu ama bir adam konuşup, bir şeyler yorumluyor. “yoo” dedim. Biraz dinleyince sesinden tanıdım. Yüzü bence çok değişmiş. Saçları ve sanırım giyim tarzı da. Ama konuşması, sözcükler üzerindeki vurguları, duraksamaları, mimikleri… Tamamen aynı. “Evet, o” dedim.. Biraz izleyip odama döndüm ve bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm.

Tam bir yıldır aramıyorum onu. Ayıp da ediyorum ama garip. Her geciktiğimde biraz daha fazla ayıp edeceğimi düşünüp aramıyorum. Belki bugün yarın arar, bu yazımı da okumasını rica ederek kendimi ona anlatabilirim…

Ocak 12 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 2 Yorum

Blog yazmayı bırakmak?

Burak Budak bir mim yazmış, topu da sonra Süleyman Sönmez‘e atmış. Ben de olaya atlayıp, cevabımı yazıyorum: Hayır!

Zaman zaman yazılarında bahsediyorum aslında kendimi tekrarlayarak da olsa. Mesleğim değil ama yazmak benim işim. Seviyorum. Bu yüzden pek umursamadan, kim okur diye düşünmeden, beğenilip beğenilmeme endişesi taşımadan yazıyorum. 

Kimi zaman bir anı, bazen beğendiğim bir hizmet tanıtımı, bazen bir haber, bazen kendime notlar, bazen sinema yorumları… İlgili olduğum, olabileceğim hemen her konuda aklıma gelen, düşündüğüm, gördüğüm her şeyi yazıya çeviriyorum. Çoğu zaman başladığım yazıyı nasıl toparlayacağımı, nasıl bitireceğimi bilemiyorum. Ya uzayıp gidiyor ya da sonu olmadan, ucu açık bir biçimde bitiyor. Tabii ki canımı sıkıyor bu da…

Blog yazmaksa, yazı yazma tutkusunun bir parçası. İnsanlar ne düşünürse düşünsün yazdığımı söyledim. Fakat birilerinin okuduğunu bilmek, görmek. Bana, çalıştığım sektöre, arkadaşlarıma, aşklarıma, aileme; hayatıma dair ne varsa paylaşabilmek ayr bir haz veriyor.

Bu düşüncede bolca narsist duygularım olsa da; biraz da “kendimi anlatabilmek” var işin altında. Nedense bir çok defa kendimi anlatamadığımı ya da anlaşılamadığımı düşünüyorum bireysel ilişkilerimde. “Nedense” dedim fakat neden de belli. Çok defa söylediklerim yanlış anlaşıldı düşünce şeklimi, üslubumu bilmeyenlerce. İnsanlarla tanışabilmek için blog yazmak çok büyük bir nimet aslında. Bir insanı tanımak için varlığını biliyor olmak değil; fikirlerini, tavırlarını biliyor olmak gerekir. (hatırlatın, bir ara bu konuda da yazayım. (: ) 

Son sebep ise paylaşmak, düzeni korumak. Şimdiye kadar ekileni biçtim, ekileni biçmeye devam ediyorum. Blog yazarak ben de yeni tohumlar ekiyorum ya da bunu amaçlıyorum. Öğrendiğim bir çok şeyi bloglar veya blogsal kısa makalelerden öğrendim. Benim de birilerine öğretebileceğim bir şeyler olacaktır elbette… Ve onlar da yazacaklar…

Özetle; yazmayı seviyorum ve yazmak için bir çok sebebim var. Bu yüzden blog yazmayı bırakmayı düşünmedim, düşünmüyorum, ileride de düşünmeyeceğimi sanıyorum.

Ve, son olarak bu mimi Burak Bayburtlu‘ya şutluyorum!..

Ocak 06 / 2009
Yazar Simto ALEV
Kategori Benden..
Yorumlar 6 Yorum
Etiketler , , ,